Ana içeriğe atla

“Tek sorun radikal İslam değil”

“Tek sorun radikal İslam değil”Simon Weisenthal Merkezi Nefret ve Terörizm ile Mücadele Bölüm Direktörü ve IHRA Amerikan delegasyonu üyesi Mark Weitzman ile Paris saldırılarını, Avrupa’da artan antisemitizmi ve sosyal medyadaki nefret söylemine karşı yapılabilecekleri konuştuk.




Paris’te önce Charlie Hebdo’ya daha sonra da tam Şabat öncesi kaşer süpermarkete yapılan saldırı ile sarsıldık. Bu saldırıları nasıl tanımlarsınız, arkasında yatan sebepler nedir?
İslamist radikalizm ile bağlantılı olduğu açık. Sayıları az da olsa bir grup insan cevaplarını sadece şiddette arıyor ve dünyanın kalanının onların taleplerini hemen yerine getirmesini bekliyor. Süpermarket saldırısının altında yatan ise Batı tarafında genellikle görmezlikten gelen antisemitizm. Bu nedenle BM Genel Sekreteri’nin bu konuda bir açıklama yayınlamış olması sevindirici. Çünkü komplo teorileriyle Yahudiler ana düşman olarak gösterilirken, oluşan bu ortam her Yahudi’yi, her Yahudi kurumunu sadece varlıkları ile hedef yapıyor. Bunu kabul edemeyiz.
2014 özellikle Fransız Yahudilerinin önemli ölçüde Aliya yaptığı bir sene. Yani Avrupa’da artan antisemitizmin sinyalleri vardı. Öte yandan İslamofobi artıyor, aşırı sağ partilerin popülariteleri de. Avrupa nereye gidiyor?
Avrupa’nın nereye gittiğini bilmiyorum ama doğru yöne olmadığını söyleyebilirim. Aşırı sağ partilerde ciddi bir yükseliş var ve bu nedenle oluşan kaygıyı Yahudiler de paylaşıyor. Bu tür partiler hiçbir zaman Yahudi dostu olmamıştır. Göç ve son üç yüzyılda oluşmuş toplumun kontrolünü kaybetme korkusu yaşanıyor. Bunlar meşru korkular ancak cevaba yaklaşımlar farklı. Avrupa’da antisemitizmin arttığı bir gerçek. Üç yıl önce yapılan bir anket, Yahudilerin Avrupa’da yabancı görüldüğünü ortaya koymuştu. En kalabalık Yahudi cemaatlerini barındıran sekiz Avrupa ülkesinde yapılan bu anket, Yahudilerin dini kimliklerini sakladıklarını ve Yahudi olarak tanımlanmaktan endişe ettiklerini belgelemişti. Bunlar Belçika’daki Yahudi Müzesi saldırısı ve geçen haftalardaki Paris saldırılarından önceydi. Kasım ayında OSCE’nin (Organization for Security and Cooperation in Europe, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Organizasyonu) antisemitizm konulu toplantısı için Berlin’deydim. Katılan ülke sayısı 2004 yılına göre üçte bir oranında azalmıştı. Amerikan delegasyon başkanı ve BM temsilcisi Samantha Power güçlü konuşmasında bundan duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi.

Bu durumu beraber yaşama gayesi, çok kültürlü, liberal ve demokratik Avrupa’nın başarısızlığı olarak tanımlayabilir miyiz?
Başarısızlık demek için önce denemiş olmak gerekiyor. Avrupa’nın bunu içtenlikle denediğini sanmıyorum. Avrupa’nın Yahudilerle sorunu vardı şimdi Yahudi ve Müslümanlarla sorunu var. Belki de sorun Avrupa’da. Ama bunu söylemek sorunu çözmüyor. Fransa’da kaç Müslüman’ın yaşadığını bilmiyorum ama onlar hiçbir zaman topluma entegre olmadılar. Radikallerin istediği de bu. Başarısızlık istiyorlar ki dönüp “Siz hiçbir zaman buraya ait değilsiniz” diyebilsinler. Bir şekilde bu gençleri ailelerinden yabancılaştırıp radikalleştiriyor sonra da eğitim için Suriye veya başka bir yere yolluyorlar, sonra da gençler geri geliyorlar. Bu duruma sık rastlıyoruz. Buna bir cevap daha iyi bir entegrasyon.
Radikal terör radikal terördür ve teröristler İslam’ı kendi emelleri için kullanıyorlar. Bu saldırılara Müslümanların güçlü bir şekilde karşı çıkması ve dışlaması gerekir. New York Times veya Le Monde’a İngilizce ne söyledikleri önemli değil Arapça olarak camilerde ne söylendiği önemli.

Saldırılar sonrası birçok tepki geldi bunlardan bir tanesi Cezayirlilerin Fransızların elinde neler çektikleri ile ilgiliydi; bu saldırıları buna bir tepki olarak gösterdiler…
60 yıl sonra mı? Bu bence tepki değil mazeret. İnternet bu konuda başı çekti. Twitter’da 140 karakterle en çarpıcı şekilde radikal ve zararlı tweet’ler atıldı ve milyonlarca kişiye ulaştı. Bugünlerde insanları kışkırtmak yüz yıl öncesine göre çok daha kolay. Bu nedenle takipçisi olanların, lider konumunda olanların çok dikkatli olması gerekir. Sadece seçim kazanmak için kullanılan bir söylemin çok daha uzun, derin ve kalıcı etkisi oluyor.

Avrupa’da antisemitizm her zaman bir sorundu. Bunu bir Rönesans olarak adlandırabiliriz miyiz yoksa yeni bir forma mı kavuştu?
Günümüz için İsrail karşıtlığı en önemli antisemitizm şekli. Bir şeyi açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Diğer herhangi bir ülkenin olduğu gibi İsrail’in de politikaları, politikacıları ve partileri eleştirilebilir. İsrail halkının yarısı zaten her gün kendi hükümetlerini eleştiriyor. Ancak konu İsrail olduğunda bir çifte standart durumu oluşuyor. Mesela güvenlik duvarı inşa edildiğinde sadece İsrail’deki konuşuluyor oysa Suudi Arabistan’da, Amerika’da da var. İnsan haklarından bahsedildiğinde Ortadoğu’daki diğer ülkelere bakılmaksızın İsrail eleştiriliyor. Yahudilerin ulusal kurtuluş hareketi veya vatanı olamaz denildiğinde ayrımcılık yapılıyor.
Brüksel veya Paris’teki Yahudiler sadece Yahudi oldukları için hedef oldular. İsrail Devleti ile bir şekilde bağlantıları olduğu için İsrail’e karşı olan mücadelede tüm Yahudiler meşru hedef olarak görülüyorlar. Komplo teorileri de her sorunun sebebi olarak Yahudileri gösteriyor; 11 Eylül, Charlie Hebdo saldırısı İsrail’in işi olarak açıklanıyor. Bu teoriler kan iftirasının, Yahudilerin masumların kanını kullandığının yeni versiyonları. Kaşer kesimlerin veya sünnetin yasaklanma çalışmaları da farklı bir antisemitizm türü.

Bir diğer antisemitizm şekli ise Holokost inkarı...
Bu çok ciddi bir konu. Günümüzde bazı ülkeler dışında Holokost inkârı yapılmıyor, bu konu sadece bazı neo-Nazi gruplarının elinde. Ancak Holokost çarpıtılıyor ki bu çok daha ciddi bir konu. Bazı Batılı ülkeler bile Holokost’u inkâr etmemekle birlikte onu değiştirip kendi politik çıkarları için kullanıyorlar. Mesela Macaristan Holokost inkârını yasaklamakla ve Yahudilerin topluca öldürüldüğünü kabul etmekle birlikte İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altında olduklarını söyleyip suçu başka bir yere atıyor. Oysa gerçekte antisemit kanunlar ve ölümler Nazi işgali öncesinde de vardı. Ülkedeki 120 Alman askeri Macar işbirliği olmadan 240 bin Yahudi’yi toplama kamplarına yollayamazdı. Öte yandan İsraillileri Nazilere benzetmek, Gazze’yi toplama kampı olarak tanımlamak, İsrail’i soykırım ile suçlamak... Politikacıların daha bilinçli olmaları ve bunu kendi çıkarları için kullanmamaları gerekirdi.

Dini metinler de kullanılıyor, sanki bu duruma dini bir temel yaratabilmek için…
Batı’da bu durum biraz farklı. Holokost’un sonuçlarından bir tanesi kilisenin kendi içine bakıp özeleştiri yapmasını sağladı. Tüm dinlerin bunu bir şekilde yapması gerekiyor çünkü kutsal metinlerde yazılanların bazısı bugünden oldukça farklı bir döneme hitap ediyor. Bize öğretip yol gösterirken aynı zamanda başka bir zamanı, başka durumları anlatıyor. Yahudilik bu durumla bağımsızlığını, politik gücünü kaybettiğinde yüzleşti. Bir devletin olması ile olmaması oldukça farklı. Hıristiyanlık Holokost’a kadar bu yüzleşmeyi yaşamadı. Yahudi bir tarihçi İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’da saklanırken bir kitap yazdı ve bu Hıristiyan antisemitizmini anlattı. Bu kitap Papa 23. John’un dikkatini çekti ve Vatikan’ın Yahudilik dahil diğer dinlerle olan ilişkilerini düzenlemede temel alındı. Bu süreç halen devam ediyor. Bu belki de İslam’ın da kendi kimliğini koruyup diğer dinlerle iyi geçinmesi için aşması gereken bir yol.
Bir diğer konu ise İsrail’in her üç dinin de merkezi konumunda bulunması. Kutsal mekânlar ile ilgili iddialar ve bunun getirdiği gerilim işleri kolaylaştırmıyor. Antisemitizm 1933 veya 1939 kadar olmasa da benim hatırladığım en kötü dönem. Radikal İslam önemli bir tehlike ancak Macaristan’da bu tür bir hareket olmamasına rağmen antisemitizm var. Yani tüm suçu İslam’a atmamak gerekir. Öte yandan İsveç’te çok küçük bir Yahudi cemaatinin olmasına rağmen de antisemitizm var. Antisemitizm hep vardı Batı’da ve hâlâ var.

Sosyal medyada antisemitizm çok hızlı ve kolay bir şekilde yayılabiliyor buna karşı nasıl savaşılabilir?
Bu benim işimin önemli bir parçası. İlk önce servis sağlayıcılara başvurabilirsiniz. Facebook ile ilişkilerimiz var. Birçok konuda başarılı sonuçlar elde ettik. Kimsenin okumadığı anlaşma şartlarında hangi durumların kabul edilemeyeceği açıklanıyor. Şikayet ederseniz bundan bir sonuç alabilirsiniz. Kaybettiğimiz de oluyor tabi. Geçen hafta bence mide bulandırıcı bir sayfaya olan itirazımız kabul edilmedi mesela. Bu anlaşmanın servis sağlayıcı ve anlaşmalı taraf ile ilgili olduğunu devletin bunun dışında olduğunu unutmamak gerek.
İkinci bir konu birçok kişi okuduğu şeyin gerçek olduğuna inanıyor. Eleştirisel değerlendirmeyi öğretmek gerekir. Günümüzde fotoşop ile birçok şey değiştirilebiliyor mesela. Bu sadece bu konu için değil internetten bir şey alırken de geçerli. Doğru ile yanlışı ayırt edebiliyor olmalı. Öte yandan bu yalanlara karşı daha hızlı, daha iyi cevap verebiliyor olmalıyız. Komplo teorilerinin olduğu bir ortamda çıkıp doğruları söyleyebilecek kişiler olmalı. Ve son olarak güvenlik güçleri cihat saldırıları durumunda güçlü olmalı ve uluslararası desteğe sahip olmalı. Çünkü bu küresel bir sorun.

Türkiye’deki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’yi çok seviyorum. Son iki yılda bu üçüncü ziyaretim. Türkiye’deki durumdan endişe duyuyorum. Süregelen politik bir gerginlik hakim. Türkiye çoğulcu, çok kültürlü yaşanabileceğini özellikle Müslüman bir ülke olarak gösterebilir ve tüm dünyaya örnek olabilir. Pop şarkıcısının tweet’leri ve onun takipçileri gibi suçlamalar gizli değil. Örnek ve lider olabilecek Türkiye’de bu tür şeyler endişe yaratıyor. Liderlerin Yahudi cemaatinin Türkiye’nin değerli bir parçası olduğunu söylediklerini biliyorum ancak öte yandan daha geniş topluluklara başkalarının daha yüksek sesle farklı şeyler söylemesi ve bunun karşılıksız kalması rahatsız edici. Türkiye’nin bu anlamda bu konuya pozitif bir katkısı çok değerli ve başka hiçbir ülkenin bu derecede büyük katkısı olamaz.

Karel Valansi Şalom Gazetesi 21 Ocak 2014 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Unutmayacağız

Unutmayacağız... Bu sözü ne kadar da çok tekrarlıyoruz. Oysa çok değil birkaç yıl sonra her şey gibi o unutulmaz denen şey de unutuluyor. Zamanın akışına bırakılıyor. Bir tek anne-babalar, eşler, çocuklar hatırlıyor, acısını en derinde hissediyor. Bir tek onlar için o yangın devam ediyor. Ateş bir tek düştüğü yeri yakıyor. Bu söz bir kere de hatalı çıksın istiyorum, olmuyor, çıkmıyor. Bu sene 15 Kasım’da bir yazı aradı gözlerim. Ama kuru kuru bir haber değildi istediğim, bulamadım. Fark ettim ki  bu konuyla ilgili sosyal medyada paylaşabileceğim yazılar ya daha önce kendi yazdıklarım, ya Şalom Gazetesi’nde çıkanlar, ya da geçen sene ben dahil dört kişiyle röportaj yapan Agos’un söyleşisiydi. Bu kadar. Aradan geçen 13 sene, 15 ve 20 Kasım saldırılarının vahşetini, korkunçluğunu, kayıplarını unutturmuş olmalı.  Çok daha önemli görülen konular olmalı ki, El Kaide terör örgütünün İstanbul’un göbeğine gerçekleştirdiği bu saldırılar konuşulmadan, kurbanları anılmadan geçilebiliyor. Ya

“We are Beyond What I Had Dreamed of When I Moved to Dubai”

Cem Habib  We talked about how the peace deal between Israel and the United Arab Emirates affected the Jewish life in the Emirates, with the investment manager Cem Habib, who has been living in Dubai since 2016, and who is one of the founding members of the Jewish Council of Emirates (JCE), the first officially recognized Jewish community of the UAE. How long have you been living in Dubai? What influenced you in deciding to live here? I moved to Dubai in 2016, before I had been living in London. My customer base at that time was in Kazakhstan and it had gotten harder commuting there from London every month after 6 years. There were three direct flights between Dubai and Kazakhstan, every day, with a flight time of less than 4 hours. To improve our quality of life and to spend more time with the kids, we moved to Dubai. When moving, how could you overcome the thought “As a Jew, will I be comfortable living in an Arab country with my family?” I talked to my friends from different countri

Prof. İnbar: “Barışçıl bir Ortadoğu görmeyeceğiz”

İbrahim Anlaşması'nın (Abraham Accord) imzalanması, istikrarsız Ortadoğu'da yaşanan bir hayli önemli bir gelişme. Prof. Dr. Efraim Inbar ile İsrail'in bu konudaki duruşunu ve Türkiye-İsrail ilişkisinin geleceğini konuştuk. Prof. Inbar, Kudüs Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (Jerusalem Institute for Strategic Studies, JISS) başkanı ve Bar-Ilan Üniversitesi'nde siyaset bilimi öğretim üyesidir. Prof. Inbar, 23 yıl boyunca Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin (BESA) kurucu direktörü görevindeydi. Ortadoğu stratejik sorunları, İsrail-Filistin diplomasisi ve Türkiye-İsrail ilişkileri konularında uzmanlaşmış olan Prof. Inbar ŞALOM’un sorularını cevapladı.   Geçtiğimiz salı günü tarihi bir ana tanıklık ettik. İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail ile Bahreyn arasında imzalanan barış anlaşmalarını nasıl değerlendirirsiniz? İlk söyleyeceğim bunun sıcak bir barış olduğu. Halklar arasında iletişim var ve malların dolaşımı mevcut. Böyle bir ilişk