Ana içeriğe atla

Türk halkının büyük devlet algısı

“Biz, 780 bin kilometrekareden çok daha büyük bir ülkeyiz. Biz, Topkapı Sarayı’nın Bab-ı Hümayun  kapısının yanı başında 'Bütün Mazlumlar Ona Sığınır' yazan bir devletiz. Türkiye istese de; Balkanlardan Türkistan’a, Afrika’dan Orta Doğu’ya uzanan gönül coğrafyasındaki kardeşlerinin sorumluluğundan kaçamaz. Türkiye istese de; Filistin’e, Somali’ye, Yemen’e, Bosna’ya, Afganistan, Pakistan, Arakan’a sırtını dönemez.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 9 Kasım 2020’de, Dağlık Karabağ’daki sorun üzerine böyle sesleniyordu sosyal medya hesaplarından; Türkiye büyük bir devlettir, sorumlulukları vardır.

Büyük devlet söylemi sadece siyasetçilerin değil, Türk halkının da inancı. Kadir Has Üniversitesi ile Global Akademi ortaklığında hazırlanan ‘Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması’nın 2022 yılı sonuçları benzer bir algıyı ortaya koyuyor.

Türkiye küresel düzeyde etkin bir devlettir (yüzde 63), Türkiye büyük bir devlettir (yüzde 61), Türkiye dünyada sözü dinlenen bir devlettir (yüzde 54) diyenlerin yüksek oranı bu algının toplumda yerleşmiş olduğunu gösteriyor. Büyük ve sözü dinlenen bir ülke imajı oluştuğu zaman, halkın dünyaya bakışı da bu algıya göre şekilleniyor.

Örneğin, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerin iyileştirilmesi gerektiğini düşünenlerin geçmiş yıllara göre arttığı, araştırmanın sonuçlarına yansıyor. ‘Diğer ülkelerle siyasi ilişkilerin kuvvetlendirilmesi’ ve ‘diplomatik temasların arttırılması’ ise Türkiye’nin etkili bir dış politika için yapması gereken ilk iki madde olarak tanımlanıyor.

Buna mukabil, Türkiye’nin sorun yaşadığı bu ülkelerle ilişkilerini düzeltmek için çaba harcaması gerektiği sorusuna cevap genellikle olumsuz oluyor. Yani Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkilerinin düzelmesi talep ediliyor, fakat bunun gerçekleşmesi için Türkiye’nin kendisinin sorumluluk alması ve çaba harcaması gerekmiyor diye düşünülüyor. Bu durumda bu çabanın karşı taraftan gelmesini ve Türkiye’nin de bu açılımı kabul etmesi isteniyor.

Bu ilginç sonucu anlamlandırmaya çalışırken, bunun sebebinin Türkiye’nin halk tarafından büyük ülke olarak algılanmasının, bu düşüncenin bu anlayışından kaynaklanabileceğini düşündüm. Ne de olsa büyük ülkenin kimsenin ayağına gitmesine gerek olmaz, büyük ülke ile herkes iyi geçinmek ister. Eğer düzeltilecek bir konu varsa karşı tarafın çaba harcaması gerekir ve büyük ülke bu çabayı büyük bir alçakgönüllülükle kabul eder. Bu sonucu doğuran düşünce yapısı bu olabilir mi?

Araştırma sonuçlarına göre dünyanın en güçlü ülkesi ve en büyük ekonomisi olarak ABD gösteriliyor. Listede şimdilik Türkiye yok. Ancak gelecek on yılda Türkiye’nin dünyanın en güçlü ülkeler arasına gireceğine inanılıyor. Üstelik en güçlü altıncı ülkesi olarak. Benzer bir sonucu gelecek on yılda dünyanın en güçlü ekonomisi sorusunda göremiyoruz. Yaşadığımız ekonomik kriz bu algıyı etkilemiş demek ki.

Peki büyük veya güçlü ülke ne demek? Araştırma sonuçlarına göre büyük ülke tanımının daha çok askeri anlamda anlaşıldığını söyleyebiliriz. Türkiye uçak gemisi sahibi olsun (yüzde 57), sınır ötesi operasyon düzenlesin (yüzde 48), yabancı ülkelerde asker bulundursun veya askeri üs kursun (yüzde 47) önermeleri halk tarafından destek görüyor. Benzer şekilde Türkiye’nin uluslararası barış gücüne katılması (yüzde 44) da yarıya yakın bir oranda destekleniyor.

Askeri gücün varlığı önemli. Ancak askeri varlığa yönelik bu desteğe rağmen, Türk halkı ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ istiyor. Örneğin Arap-İsrail çatışmasında tarafsız arabulucu (yüzde 41) rolünü destekliyor ve hiçbir şekilde bu konuya karışılmaması (yüzde 30) isteniyor. Benzer şekilde Suriye’de Türkiye’nin tarafsız olması ve herhangi bir müdahalede bulunmaması (yüzde 37) gerektiği belirtiliyor. Öte yandan Türkiye bölgesel bir güç (yüzde 38) hatta lider (yüzde 36) olarak tanımlanıyor. Katılımcılara göre Türkiye ABD’den sonra Orta Doğu’nun geleceğini etkileyen en önemli ikinci ülke konumunda. Halkın Türkiye için biçtiği rol Müslüman ülkelere örnek ülke, rol model (yüzde 54) olmak. Eskilerde kalan bu söylem, tarafsız kalmak isteyen ve müdahale karşıtı olan halkın içine sinmiş olacak ki, Türkiye’nin bu role uygun olduğu inancı devam ediyor.

Halkın büyük ülke olma düşüncesinde, herkesin çekineceği ve iyi geçinmek isteyeceği ülke anlayışı ABD ile ilişkilerde de kendini gösteriyor. Araştırmada dünyanın şimdi ve gelecekteki on yılın en büyük gücü olarak ABD tanımlanıyor. ABD’yi stratejik ortak olarak görenlerin oranı (yüzde 28) geçen seneye nazaran iki katına çıkmış durumda. ABD hâlâ bir numaralı tehdit algılanan ülke olmasına rağmen, bu oranın geçen senelere göre düştüğünü söylemek gerekir. Hangi ülkelerle işbirliği yapılsın denilince de ilk sırada ABD (yüzde 40) var. ABD ile ekonomi, enerji ve askeri alanda işbirliğinin geliştirilmesi gerektiği düşünülüyor. Demek ki ABD ile ilişkilerin iyileşmesi isteniyor.

Bu noktadan sonra sonuçlar ilginçleşiyor. ABD ile ilişkilerde en önemli ihtilaf kaynağı terörle mücadelede farklılaşan yaklaşımlar, ABD’nin Kürt politikaları ve PYD’ye verdiği destek olarak sıralanıyor. Buna karşılık ABD açısından Türkiye ile ilişkilerini derinden etkileyen S-400 alımı (yüzde 16) ancak alt sıralarda yer alıyor. Üstelik katılımcılara göre Türkiye’nin S-400 füzelerini kurması gerektiğini (yüzde 34) düşünenlerin oranı bir hayli yüksek. Önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde Türk-Amerikan ilişkilerinin ne yönde ilerleyeceği sorulduğunda ise verilen cevap, (yüzde 40) ilişkilerde bir değişiklik olmaz oluyor. Demek ki ABD’nin S-400’lere rağmen Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek için çaba harcaması gerektiği düşünülüyor. Ne de olsa büyük bir ülke olarak Türkiye’nin bu gibi askeri bir teçhizatı alması ve kullanması doğal hakkı. Oluşan bu tablodan, halkın ABD’nin veya üyesi olduğu NATO’nun bu konudaki itirazlarını anlamsız bulduğu sonucunu da çıkarabiliriz.

Son olarak araştırmanın önemli bulduğum diğer verileri de paylaşayım. Daha önce dış politikayı belirleyen Cumhurbaşkanlığı yerini yeniden Dışişleri Bakanlığı'na bırakmış durumda. Dış politika Türkiye’nin geleneksel çizgisine yaklaştıkça muhalefetin desteği de artıyor. Ukrayna savaşı ile birlikte ABD, AB ve NATO ile ilişkilerin önemi kavranmış durumda. Türkiye halen birinci sırada bir Avrupa ülkesi olarak görülüyor ve AB adaylığına destek sürüyor. Avrupa ile ilişkilerin geliştirilmesi gerekliliği, sonuçlarda dikkat çeken bir diğer unsur. Katılımcılar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarının uygulanması (yüzde 42) gerektiğini düşünüyor. ‘Türkiye Çin’in Uygur Türkleri ile ilgili politikasında ikili ekonomik ilişkileri riske atma pahasına dahi olsa aktif bir rol oynamalı mıdır?’ sorusuna verilen hayır (yüzde 32) cevabı ise bir hayli düşündürücü. Son olarak, dış politika ile ilgili haber almak için televizyon (yüzde 87) öncelikli mecra olunca, Lozan Anlaşması’nın gizli maddeleri var diyenlerinin oranının (yüzde 36) olması şaşırtmıyor. Araştırmanın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Karel Valansi, T24, 12 Eylül 2022 https://t24.com.tr/yazarlar/karel-valansi/turk-halkinin-buyuk-devlet-algisi,36691

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bizi yargılamadan önce tanı!... Yahudi Kitaplar konuşuyor

Biz, ayrımcılığa, ötekileştirmeye ve Yahudilere karşı gittikçe artan nefret söylemine karşı durmak isteyen bir grup aktivist ruhlu genciz. Önyargıları yıkmaya yönelik Yaşayan Kütüphane projesine destek verebilmek için bir araya geldik. Büyüklerimizin bilgilerinden, daha önce bu etkinliklerde Yahudi Kitap olarak görev almış arkadaşlarımızın deneyimlerinden yararlandık. Bu proje sayesinde hayatlarında hiç Yahudi görmemiş, önyargı ve yanlış bilgilerle kafası dolmuş ama aynı zamanda bizleri dinlemeye hazır, öğrenmeye meraklı birçok kişi ile görüştük. İşte bu sene yaşadıklarımız! Karel Valansi Yaşayan Kütüphane ‘yabancı’ veya ‘öteki’ olarak tanımlanan ve ayrımcılığa uğrayanları toplumla bir araya getiriyor. Hedefi ise bilinmeyene karşı olan olumsuz düşünceyi yıkarak diyalogla insanlar arasında bir köprü kurabilmek. Birkaç yıldır düzenlenen Yaşayan Kütüphane aracılığı ile Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) ve üniversiteler bu gerçeği değiştirmek için çaba sarf ediyor. Gönüllü öğrenc...

Duvarlara hayat veren ressam Diego Rivera

“O, benim gözümde bir devdi” Yirminci yüzyılın en önemli sürrealist ressamlarından Frida Kahlo böyle tanımlıyor iki kere evlendiği, duvarlara hayat veren ünlü ressam Diego Rivera’yı. Kendisini sakat bırakan, yıllar boyunca yatağa ve sıkı korselere mahkûm eden ciddi bir trafik kazası geçiren Kahlo, “hayatımın bu kazadan sonra en büyük felaketi Diego ile tanışmak” da diyor sevgilisini anlatırken. Fırtınalı bir aşktı onlarınki. Tüm hırslarına, farklı önceliklerine, sayısız aldatmalarına, şiddetli kavgalarına rağmen hiçbir zaman birbirlerinden kopamadılar. İşte bu yüzden Diego Rivera’dan bahsetmeden Frida Kahlo’yu anlamak mümkün değil. “ 13 Temmuz 1954, yaşamımın en trajik tarihi. Büyük aşkım Frida’yı sonsuza kadar kaybettiğim gün, o gün. Hayatımın en harika döneminin Frida’ya aşık olduğum dönem olduğunu, artık çok geç de olsa anladım. Bir kadını ne kadar çok seversem, ona o kadar çok acı çektiriyordum. Ve Frida bu iğrenç huyumun en bariz kurbanıydı.” Frida Kahlo’yu anlatmadan d...

From the Indo-Pacific to the Middle East: can the NATO’s IP4 Partnership Model work?

Recent proposals to broaden the Abraham Accords have renewed discussion of regional security cooperation in the Middle East. In May 2026, U.S. President Donald Trump publicly called on Saudi Arabia, Qatar, Pakistan, Turkey, Egypt, and Jordan to join the Abraham Accords, in a social media post following phone calls with regional leaders, describing the initiative as an “unparalleled world coalition” (Chiacu and Pamuk 2026). This proposal, although framed in diplomatic and political terms, raises a more structural question: can NATO’s Indo-Pacific Four (IP4) partnership model of selective, issue-based cooperation be adapted to the Abraham Accord countries? The question matters because the Middle East has repeatedly struggled to institutionalize durable and inclusive security arrangements. Existing frameworks such as the Gulf Cooperation Council (GCC) and the Arab League have not developed into effective collective security mechanisms, while more ambitious proposals such as the Middle Eas...