Ana içeriğe atla

Adalet peşinde koşanlar

II. Dünya Savaşı’nın üstünden 60’ı aşkın yıl geçti. Fotoğraf, video görüntüleri, sözlü ifadeler ve yazılı dokümanlarla belgelendirilmiş tarihin bu karanlık döneminin ardından Nazi vahşetinden kurtulanlar ve kurbanların yakınları hayatlarını yeniden kurmaya sıfırdan yeniden inşa etmeye başladılar.
Suçlular yani Adolf Hitler’e bağlı Nazi Partisi üyeleri, Gestapo şefleri, SS subayları, toplama kampı sorumluları, akıl almaz deneylerinde kobay olarak büyük çoğunluğu Yahudi olan mahkûmları kullanan cani doktorlar için de yeni bir dönem başladı. Savaş sonrası dönemde bu suçlulardan bazıları sorumlu bulunup yargılanırken, bir bölümü yasalardaki boşluklardan yararlanarak veya delil yetersizliğinden serbest bırakıldı, bir bölümü Ortadoğu ve Güney Amerika ülkelerine kaçarak farklı isimlerle saklandılar. Bazıları hiç suçlanmadılar bile. Günlük hayatlarına devam ettiler, iş kurdular, önemli mevkilere getirildiler; Fransa’da bakan, Almanya’da başbakan bile olabildiler.
Oysa II. Dünya Savaşı sonrasında gün ve gün korkunç detayları ortaya çıkan soykırımın suçlularının cezalandırılması gerekiyordu. Çünkü gerçekler, o dönemde Nazi Almanya’sının söylediği yalanlara inanmayı tercih eden dünya kamuoyunun vicdanını rahatsız etmeye başlamıştı. Savaş sonrasında, hayatını korkunç bir şekilde kaybetmiş 6 milyon Yahudi’nin ve geriye kalan Holokost kurtulanlarının ise sadece adalete ihtiyacı vardı.
Adaletin yerini bulması için gerektiğinde hayatlarını tehlikeye atarak bireysel olarak savaşan kahramanlar var. Yeri geldi tutuklandılar, sınır dışı edildiler, yeri geldi düşman edindikleri tarafından suikast girişimlerinden kurtuldular. Ancak yaptıkları ile halkın algısını değiştirdiler hatta ülkelerin yasalarını bile. Holokost kurbanlarının haklarını kendi yaşamlarının üstünde tuttular. Onlara verilen ad: Nazi avcıları.
TUVIAH FRIEDMAN
23 Ocak 1922’de Polonya’da doğan Tuviah Friedman, II. Dünya Savaşı sırasında yakalanarak Radom yakınındaki bir toplama kampına kapatıldı.
(Bazı belgelerde 1944 yılında kamptan kaçmayı başararak 1945 yılında Danzig Hapishanesi’ne sorgulama sorumlusu olarak atandığı söylenirken bazı belgelerde ise Sovyet Birlikleri’nin bölgeyi ele geçirmesi ile toplama kampından kurtarıldığı belirtiliyor.) Friedman özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz savaş suçu işleyen Alman, Polonyalı ve Ukraynalıları yakalamak üzere kurulan milis hareketine katıldı. Tüm ailesini Treblinka Toplama Kampı’nda kaybeden Friedman fiziksel güç kullanmada hiçbir zaman çekimser davranmadı ve birçok kez öfkesini dizginlemesi konusunda uyarıldı. Viyana’da ‘Jewish Historical Documentation Center’ı (Tarihi Yahudi Belge Merkezi) kurdu. Bu merkez sayesinde yüzlerce Nazi’nin izini sürdü. Ancak sürecin yavaşlığı ve adaletin yerini bulmasındaki gecikme kendisinde hayal kırıklığı yarattı. Almanlara karşı daha acımasız olduğunu söyleyen Friedman, suçluları konuşturabilmek için dayağın daha etkin ve hızlı bir yol olduğunu hatıralarında itiraf etti. Tüm uğraşlarına rağmen yeterli sonucu alamadığını düşünen Tuviah Friedman radikal bir çözümün gerekli olduğuna karar verdi. Üst düzey Nazi subaylarının soruşturma için tutulduğu kampın yerini öğrenen Friedman topladığı gönüllülerle burayı havaya uçurmak için plan yapmaya başladı. Müttefik askerlerin kampta bulunması, gönüllülere zarar gelme olasılığı ve Birleşmiş Milletler’de görüşülmeye başlanan Yahudi bir devletin kurulma çalışmalarını baltalamamak için Friedman planını hiçbir zaman gerçekleştirmedi. Holokost’un mimarı olarak anılan ve Yahudilerin toplu olarak ölüm kamplarına yollanmalarında lojistik sorumlu olan Adolf Eichmann’ın yakalanmasındaki kilit rolü ise Nazi avcılığındaki en önemli başarısıdır. Tuviah Friedman yaşadıklarını ‘The Hunter: The Autobiography of the Man Who Spent Fifteen Years Searching for Adolf Eichmann’ (Avcı:15 Yılını Adolf Eichmann’ı Arayarak Geçiren Bir Adamın Otobiyografisi) ve ‘Long Dark Nazi Years; Forty Years After the Collapse of the Third Reich’ (Uzun Karanlık Nazi Yılları; Üçüncü Reich’den Sonraki Kırk Yıl) adlı iki kitapta anlattı.  Emekli Nazi avcısı, İsrail’in Hayfa kentindeki ‘Institute for the Documentation of Nazi War Crimes’ın (Nazi savaş suçları belgelendirme enstitüsü) başkanlığı görevine devam ediyor.
CHARLES (CHUCK) R. ALLEN, JR.
ABD’nin Philadelphia kentinde 1920’lerde doğup büyüyen Charles (Chuck) R. Allen Jr, eğitimine Katolik bir okulda başladı.
Kanyon Üniversitesi ve Colombia Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun olan Allen ilk önemli işini Kore Savaşı sırasında Amerikan ordu istihbaratı için politik analist olarak aldı. Ülkenin en genç yazı işleri müdürü olarak The Nation’da görev aldığı 50’li yıllarda, antisemitizm, ırkçılık, McCarthycilik (Senatör Joseph McCarthy’nin komünizm karşıtı tutumu ile McCarthyism olarak adlandırılan, şüphelileri yeterli kanıt toplamadan vatana ihanet ve sadakatsizlikle suçlama. ABD’de 1950’li yıllarda komünizm ve Sovyet ajanlarının varlığından korkulması nedeniyle binlerce Amerikalı, komünist veya ajan olmakla suçlandı ve sorgulandı) konularında sayısız makale yayınladı. ABD’deki Nazi savaş suçluları ile ilgili ilk yazısını 1963 yılında yazdığında konu henüz ne Amerikan Hükümeti’nin gündemindeydi ne de Yahudi kuruluşlarının bu konuda bir çalışması vardı.
Charles R. Allen Jr, Ku Klux Klan ve Amerikan Nazi Partisi ile ilgili yazıları ile ülkedeki antisemitizm, ırkçılık ve faşizmi gözler önüne serdi. Allen hayatını Amerikan hükümet birimleri ve Vatikan gibi saygın kurumlar tarafından Almanya’dan kaçmasına yardım edilip görev verilen Nazi savaş suçlularını ortaya çıkarmaya adadı. 19 Haziran 1978’ta görülen ve 149 Nazi suçlusunun Amerikan istihbarat birimlerinde görev alması ile ilgili davada Allen tanık olarak dinlendi. CIA’in belgeleri açıklamayı reddetmesi ile bu konu günümüzde halen Kongre ve CIA arasında mücadele konusu olarak güncelliğini koruyor.
Makaleleri ile birçok ödüle layık görülen Allen’in yazıları The New York Times, Reform Judaism, The Churchman gibi birçok gazete ve dergide yer bulurken, Associated Press ve Jewish Telegraphic Agency’e de düzenli katkılarda bulundu. Heusinger of the Fourth Reich (1963), Nazi War Criminals Among Us (Aramızdaki Nazi suçluları, 1963), ve Concentration Camps U.S.A (ABD’deki toplama kampları, 1968) gibi birçok kitap yazan Charles R. Allen Jr. 9 Eylül 2004 tarihinde Alzheimer hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti.
YARON SVORAY
İsrailli araştırmacı gazeteci ve yazar Yaron Svoray, Neo-Nazizm konusunda araştırma yapmak üzere 1992 yılında Almanya’ya gitti.
Bilgi toplamak amacıyla bir Türk göçmen kampını ziyareti sırasında dazlakların kampa saldırmasına tanıklık etti. Bir yanlış anlama sonucu tutuklanınca Svoray, Neo-Nazilerin ilgisini çekti. Bu fırsatı kullanan Svoray, kendisini Ron Fury adında sağcı bir gazeteci olarak tanıttı ve Nazi sempatizanı olarak aralarına karıştı. Neo-Nazilerin göçmenlere karşı yaptıkları saldırıların cezasız kaldığını, polisin onları yakalayıp şehrin diğer ucunda hemen serbest bıraktığını, nefret yasalarının sadece göçmenlere karşı yasal hükmü olduğunu gördü. Araştırması derinleştikçe Svoray, Nazizm’in tahmin ettiğinden çok daha köklü ve güçlü olarak devam ettiğini keşfetti. Sağ kanadın liderlerini ortaya çıkarma ve Neo-Nazilere finansal kaynak sağlayanlara ulaşmak amacıyla rolüne devam eden Svoray, Amerikalı gizli ortağının 500 bin dolar bağışlamak istediğine inandırarak Almanya’nın en güçlü Neo-Nazi grubu Nationalistische Front’ın (ulusal cephe) lideri Ernest Bielert ile tanıştı. Bu buluşma ve pazarlık Alman polisi tarafından kanıt olarak kullanılmak üzere kaydedildi.
Neo-Nazilerin arasına 6 ay boyunca karışan Yoran Svoray tüm yaşadıklarını ‘In Hitler’s Shadow’ (Hitler’in Gölgesinde) adlı kitabında belgeledi. Yaptığı araştırmada, normal bir hayat sürdüğü söylenebilecek orta sınıf Alman vatandaşlarının ırkçılığı, yabancı düşmanlığını, antisemitizmi ve Holokost inkârcılığını destekleyen Nazi platformlarına üye olduğunu ve bu sayının önemsenmeyecek bir sayı olmadığını gördü. Svoray ayrıca Alman ırkçı gruplarının ABD ve Güney Amerika’daki benzer gruplarla bağlantılı çalıştığını keşfetti. 1995 yılında kitabından uyarlanan ‘The Infiltrator’ (İçeri Sızan) filmi gösterime girdi.
Yaron Svoray Nazi döneminde Yahudilerden çalınan pırlantalar ile ilgili çok kapsamlı araştırmalar yaptı. ‘Blood from a Stone’ (Taştaki Kan) adlı konu ile ilgili kitabı History Channel tarafından filme çekildi. 2008 yılında Berlin’in kuzeyinde bulunan Brandenburg’da yaptığı kazılarda yüksek miktarda dini ve kişisel değerli eşya buldu. Bu eşyaların 9 Kasım 1938’de yaşanan Kristallnacht (Kristal Gece) saldırılarında Yahudi ev, işyeri ve sinagoglardan yağmalandığı kesinlik kazanmış durumda.
Neo-Nazilerle ilgili seyrettiği bir film Svoray’in ‘snuff’ film endüstrisinin (gerçek ölüm veya cinayetlerin hiçbir özel efekt kullanmadan mali sömürü, dağıtım veya eğlence amacıyla filme alınması) içine girerek mantığını ve kaynağını bulmaya itti. Bu araştırması onu İsrail’deki Rus mafyasından, ABD ve Güneydoğu Asya’daki birçok yasadışı organizasyona kadar götürdü.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Unutmayacağız

Unutmayacağız... Bu sözü ne kadar da çok tekrarlıyoruz. Oysa çok değil birkaç yıl sonra her şey gibi o unutulmaz denen şey de unutuluyor. Zamanın akışına bırakılıyor. Bir tek anne-babalar, eşler, çocuklar hatırlıyor, acısını en derinde hissediyor. Bir tek onlar için o yangın devam ediyor. Ateş bir tek düştüğü yeri yakıyor. Bu söz bir kere de hatalı çıksın istiyorum, olmuyor, çıkmıyor. Bu sene 15 Kasım’da bir yazı aradı gözlerim. Ama kuru kuru bir haber değildi istediğim, bulamadım. Fark ettim ki  bu konuyla ilgili sosyal medyada paylaşabileceğim yazılar ya daha önce kendi yazdıklarım, ya Şalom Gazetesi’nde çıkanlar, ya da geçen sene ben dahil dört kişiyle röportaj yapan Agos’un söyleşisiydi. Bu kadar. Aradan geçen 13 sene, 15 ve 20 Kasım saldırılarının vahşetini, korkunçluğunu, kayıplarını unutturmuş olmalı.  Çok daha önemli görülen konular olmalı ki, El Kaide terör örgütünün İstanbul’un göbeğine gerçekleştirdiği bu saldırılar konuşulmadan, kurbanları anılmadan geçilebiliyor. Ya

“We are Beyond What I Had Dreamed of When I Moved to Dubai”

Cem Habib  We talked about how the peace deal between Israel and the United Arab Emirates affected the Jewish life in the Emirates, with the investment manager Cem Habib, who has been living in Dubai since 2016, and who is one of the founding members of the Jewish Council of Emirates (JCE), the first officially recognized Jewish community of the UAE. How long have you been living in Dubai? What influenced you in deciding to live here? I moved to Dubai in 2016, before I had been living in London. My customer base at that time was in Kazakhstan and it had gotten harder commuting there from London every month after 6 years. There were three direct flights between Dubai and Kazakhstan, every day, with a flight time of less than 4 hours. To improve our quality of life and to spend more time with the kids, we moved to Dubai. When moving, how could you overcome the thought “As a Jew, will I be comfortable living in an Arab country with my family?” I talked to my friends from different countri

Prof. İnbar: “Barışçıl bir Ortadoğu görmeyeceğiz”

İbrahim Anlaşması'nın (Abraham Accord) imzalanması, istikrarsız Ortadoğu'da yaşanan bir hayli önemli bir gelişme. Prof. Dr. Efraim Inbar ile İsrail'in bu konudaki duruşunu ve Türkiye-İsrail ilişkisinin geleceğini konuştuk. Prof. Inbar, Kudüs Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (Jerusalem Institute for Strategic Studies, JISS) başkanı ve Bar-Ilan Üniversitesi'nde siyaset bilimi öğretim üyesidir. Prof. Inbar, 23 yıl boyunca Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin (BESA) kurucu direktörü görevindeydi. Ortadoğu stratejik sorunları, İsrail-Filistin diplomasisi ve Türkiye-İsrail ilişkileri konularında uzmanlaşmış olan Prof. Inbar ŞALOM’un sorularını cevapladı.   Geçtiğimiz salı günü tarihi bir ana tanıklık ettik. İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail ile Bahreyn arasında imzalanan barış anlaşmalarını nasıl değerlendirirsiniz? İlk söyleyeceğim bunun sıcak bir barış olduğu. Halklar arasında iletişim var ve malların dolaşımı mevcut. Böyle bir ilişk