Ana içeriğe atla

ABD dostunu arkadan vurur mu?

ABD Başkanı Obama beklenen konuşmasını perşembe akşamı gerçekleştirdi. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki halk isyanları karşısında ABD’nin tutum ve düşüncesinin açıklanacağı söylenen konuşmada, İsrail- Filistinliler sorunundan çok fazla bahsedilmeyeceği düşünülüyordu. Bu nedenle İsrail Başbakanı Netanyahu, Washington ziyaretinin başında kötü bir sürprizle karşılaştı.
Konuşmasında Obama önemli tespitlerde bulundu. Ortadoğu’daki olaylarda hep Batı ve İsrail’in suçlandığını, halkın din, mezhep gibi ayrımcılıkla kışkırtılarak yönetimin elde tutulduğunu ve bölge halkının altı ayda yaptığını terörün onlarca yıldır başaramadığını söyledi.
“Statüko sürdürülemez” diyen Obama, ABD’nin bölge halkının umutlarıyla ters düşmeyecek şekilde reform ve demokrasiyi destekleyeceğini belirtti. Söylediği ile çelişen ilk örneği de bu konuda oldu. Demokrasi yolundaki ülkeleri ekonomik yönden destekleyeceğini söyleyen Obama, henüz demokrasi yolunda bir ilerleme sağlamamış Mısır’ın 1 milyon dolarlık borcunu sildiğini açıkladı. Asıl büyük çelişki ise iki sene önce Kahire’de “Aleyküm selam” diyerek başladığı konuşmasından beri bölgedeki değişimi desteklediğini söylemesi oldu. Oysa Obama yönetimi, halkla değil yönetimdeki rejimlerle ilgilendi. Obama konuşmasında bölgede yaşananların özetini verdi aslında. ABD bu gelişmeler yaşanırken çok tedbirli ve yavaş davrandı, uluslararası kamuoyunda sertçe eleştirildi. ABD’nin ne 2009’da İran’da ne de günümüzde Tunus ve Mısır’daki isyanlarda sonuç doğuran önemli bir kararı olmadı.
Obama’nın İran’ın nükleer faaliyetlerine hiç değinmemesi, Esad’ın devrilmesi yerine diyaloga girilmesini söylemesi ise iki önemli eksiği denilebilir.
Bir de İsrail-Filistinliler konusu var. ABD Başkanı, anlaşmalı takas ile 1967 sınırlarının yeni barış görüşmelerinde temel alınmasını gerektiğini savundu. El Fetih ile Hamas uzlaşmasına değinerek “İsrail nasıl var olma hakkını tanımayan bir örgüt ile masaya oturabilir?” diye sordu. Ve barış görüşmelerinde önce güvenlik ve sınırların karara bağlanması gerektiğini Kudüs ve Filistinli mülteciler konusunun daha sonraya bırakılması gerektiğini tavsiye etti.
Hamas konusunda sorduğu sorunun cevabı belli: İsrail’i tanımayan Hamas, ABD zoruyla da tanımayacağını söylüyor. Farklı bir yanıt ummak gerçekçi bir yaklaşım olmazdı. Barış görüşmeleri sırasında sorunların bazılarını çözmek, yapıcı bir yaklaşım değil. Kudüs’ü ele almadan, en çok sınır tartışması yaşanan Kudüs çevresindeki sınırlar belirlenemez. Filistin tarafı 5 milyon mültecinin İsrail topraklarına dönmesini şart koşarken, İsrail’in teklifi olan ‘mültecilerin kurulacak Filistin Devleti’ne yerleşmeleri konusu karara bağlanmadan İsrail’in güvenliği tartışılamaz. Yüzde 75’i Yahudi olmak üzere 7,7 milyonluk nüfusu olan İsrail’e 5 milyon mültecinin yerleşmesini teklif etmek İsrail’in Yahudi bir devlet olarak varlığını tanımamak olarak yorumlanabilir.
Obama’nın en çok tartışma yaratan “1967 sınırlarına dönme” açıklaması aslında yeni bir konu değil. Tüm görüşmelerde bu konu farklı kelimelerle dile getiriliyordu. Bush 1949 sınırları derken aslında Obama ile aynı şeyi söylüyordu. Hatta benzer bir teklifi 2008 yılında Olmert, Abbas’a sunmuştu. Buradaki tek fark taraflar arasında bilinen bir gerçeğin kamuoyuyla paylaşılması ve bu konuyu Obama’nın barış görüşmelerinin bir şartı haline getirmesi oldu. Hem de Hamas’ın birlik hükümetine katılması sonrasında yakın bir tarihte barış görüşmelerinin başlaması beklenmezken, Abbas’a önemli bir avantaj sağlandı. Hatta Obama “dost acı söyler” diyerek teklifini İsrail’in izolasyondan kurtulmak için son şansı olarak lanse etti.
Obama’nın bu konudaki en büyük eksikliği ise yapıcı bir çözüm sunmaması. Herhangi bir toplantı, uluslar arası konferans veya doğrudan görüşmeleri başlatmak için bir davette bulunmadı. Geçen hafta istifa eden Ortadoğu Özel Temsilcisi George Mitchell yerine yeni bir isim getirmedi.
Netanyahu’nun, Obama’ya verdiği sert cevap üzerine gözler ABD Başkanı’nın AIPAC konuşmasına çevrildi. İsrail’in bir Yahudi Devleti olduğu ve İsrail’in güvenliğinin ABD için çok önemli olduğunu vurguladığı konuşmasında Obama, Hamas ve İran’ı suçlayarak beğeni kazandıysa da aslında bir önceki konuşmasından farklı bir şey söylemedi.
Netanyahu’yu zor kararlar verme durumunda bırakan Obama’nın, demokrasi arayışını ülkesinde oya çevirmeye çalıştığı düşünülebilir. Cumhuriyetçiler de “ABD dostunu bu şekilde arkadan vurmaz” diyerek karşı seçim kampanyalarına başladılar bile.
Obama’nın konuşması ilham verici ve güçlü olarak tanımlansa da yapıcı olduğu söylenemez. Son gelişmeler ışığında tarafların barış masasına oturması beklemek gerçekçi değil, ancak Washington ziyaretinde, Filistin Devleti’nin tek taraflı ilanına karşı eylülde yapılacak oylamada ABD’den destek arayan Netanyahu’nun, bu gelişmeyi engellemek için barış görüşmelerine başlamak dışında yapabileceği fazla bir seçeneği yok gibi gözüküyor.

Karel Valansi / GÜNDEM
Şalom Gazetesi 25 Mayıs 2011
http://www.salom.com.tr/newsdetails.asp?id=78575

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sevgilinizle el ele tutuşuyor musunuz?

Eskiden çiftler kol kola yürürdü. Eski filmleri hatırlayın, aile albümlerini karıştırın dikkatinizi çekecek bu durum. Oysa günümüzde çiftler el ele yürüyorlar, kol kola yürüyenler parmakla gösterilecek kadar azaldı. Sokakta yaşanan bu değişimi Umberto Eco’nun bir makalesi ile fark ettim. Siz de çevrenize dikkatli bakın bana hak vereceksiniz Bir kafenin kaldırım masalarından birinde oturan İtalyan düşünür Umberto Eco çevresinden geçenleri gözlemlediğinde bir şey fark etmiş; artık çiftler eskisi gibi kol kola değil el ele yürüyorlar. Bu keşif sonrasında sokaktakileri daha da dikkatle incelediğinde el ele yürüyenlerin genellikle 30 yaş üstü, burjuva sınıfına ait olduklarını fark etmiş.

“We are Beyond What I Had Dreamed of When I Moved to Dubai”

Cem Habib  We talked about how the peace deal between Israel and the United Arab Emirates affected the Jewish life in the Emirates, with the investment manager Cem Habib, who has been living in Dubai since 2016, and who is one of the founding members of the Jewish Council of Emirates (JCE), the first officially recognized Jewish community of the UAE. How long have you been living in Dubai? What influenced you in deciding to live here? I moved to Dubai in 2016, before I had been living in London. My customer base at that time was in Kazakhstan and it had gotten harder commuting there from London every month after 6 years. There were three direct flights between Dubai and Kazakhstan, every day, with a flight time of less than 4 hours. To improve our quality of life and to spend more time with the kids, we moved to Dubai. When moving, how could you overcome the thought “As a Jew, will I be comfortable living in an Arab country with my family?” I talked to my friends from different cou...

Crisis Everywhere, Security Somewhere

The year 2025 unfolded under the persistent language of “crisis.” It was defined by a landscape of wars that increasingly appeared without clear political ends. As conflicts persisted without resolution, borders hardened, political polarization deepened, and societies across regions experienced a permanent state of emergency. In this environment, crisis was no longer a temporary disruption but a regular feature of the global discourse.  Last year, we saw a world saturated with the language of security. Media reflected and reinforced this condition, flooding public discourse with references to threat, danger, and survival. However, beneath the apparent universality of this state of insecurity lay a fundamental question: security for whom? Not all forms of insecurity were narrated equally, nor were all subjects of insecurity granted the same political weight or even the same weight or visibility.  While the media coverage overwhelmingly privileged state-centric and securitized f...