Ana içeriğe atla

Her Yerde Kriz, Bir Yerlerde Güvenlik


2025 yılı, sürekli yinelenen bir “kriz” söylemi altında şekillendi. Giderek artan sayıda ve net siyasal hedefleri olmayan savaşların hakim olduğu bir yıl olarak tanımlanması mümkün. Çatışmalar çözümsüz biçimde sürerken; sınırlar yeniden keskinleşti, siyasal kutuplaşma derinleşti ve farklı bölgelerdeki toplumlar kalıcı bir olağanüstü hal içine sürüklendi. Bu ortamda kriz, artık geçici bir durum olmaktan çıkıp küresel söylemin olağan bir parçası haline geldi.

Geçtiğimiz yıl, güvenlik dilinin dünyayı nasıl kuşattığına da tanık olduk. Medyanın bu durumu hem yansıttığını hem de pekiştirdiğini söylemek mümkün. Kamusal söylemi tehdit, tehlike ve hayatta kalma vurgularıyla doldurdu. Ancak bu görünürde evrensel güvensizlik halinin altında temel bir soru yatıyordu: Kimin güvenliği? Tüm güvensizlik biçimleri eşit şekilde anlatılmadı; güvensizliğin tüm özneleri aynı siyasal ağırlığa ya da görünürlüğe sahip olamadı. 
Medya büyük ölçüde devlet merkezli ve güvenlikleştirilmiş çerçeveleri ayrıcalıklı kılarken, toplumsal cinsiyet temelli ve insani güvensizlik deneyimleri ya marjinal kaldı ya da siyasal getiriler uğruna araçsallaştırıldı. Başka bir ifadeyle, kadınlar ve marjinalleştirilmiş topluluklar için güvensizlik bir “son dakika” haberi değil, krizlerin yapısal bir koşulu olmaya devam etti. Bu anlatısal dengesizliği kabul etmek; siyasal önceliklerin nasıl belirlendiğini, kimin acısının siyasal olarak kabul edilebilir ve eyleme geçirilebilir görüldüğünü, kimin acısının ise çeperde kaldığını anlamak açısından kritiktir. 
Bu makale, hakim anlatıların toplumsal cinsiyet temelli güvensizliği dar ve militarize edilmiş bir çerçeve içine hapsettiğini savunmaktadır. Öte yandan 2025 yılında oluşan küresel “kriz yorgunluğu”, kadınların, adlarına inşa edilen güvenlik mimarilerinin dahi dışına itilmesini normalleştirdi. Bu güvenlik mimarileri, kadınların gerçek varlığı olmadan ve onları kendilerine özgü güvenlik bilgisine sahip siyasal aktörler olarak tanımadan kuruldu.
Çoğumuz küresel çatışmaları doğrudan deneyimlemeyiz. Bunun yerine, Walter Lippmann’ın (1998) tanımladığı şekilde, haberler, sosyal medya ve siyasal söylemler aracılığıyla inşa edilen bir “sahte çevre”(pseudo-environment) içinde yaşarız. 2025’te bu zihinsel haritalar; füze saldırıları, bombalar, drone görüntüleri, canlı yayınlanan terör saldırıları ve siyasi suikastlar gibi “spektaküler” şiddet biçimleriyle yoğun biçimde şekillendi. 
Geçtiğimiz yıl aynı zamanda, yapısal nedensellikten ziyade aciliyeti önceleyen bir bakış açısıyla, devlete yönelik varoluşsal tehditler öne çıkarılarak anlatıldı ve bu durum sıradan bireylerin dünyanın karmaşıklığını yorumlamaya başladığı temel merceklerden biri haline geldi. Medya, güvenlik de dahil olmak üzere algıların şekillenmesinde uzun zamandır merkezi bir rol oynamaktadır. 2025’te bu rol daha da belirginleşti; zira krizler artık küresel sisteme yönelik istisnai kesintiler olarak değil, normalleşmiş bir durum olarak ele alındı. 
Güvenlik dili 2025’te manşetlere ve siyasal mesajlara hakim oldu. “Sınırlar tehdit altında”, “beka sorunu”, “bölgesel ve stratejik istikrar” gibi ifadeler günlük başlıklarda  görünürlüklerini arttırarak, güvenlikte devlet merkezli bir anlayışı pekiştirdi ve askeri olmayan güvenlik boyutlarını marjinalleştirdi. Medya anlatıları devlet merkezli ve militarize güvenliği önceledikçe, bu ortamda güvensizlik; esas olarak jeopolitik rekabet, askeri ve istihbarat kapasitesi ve sınır kontrolü üzerinden çerçevelendi—yani yeniden “sert güç” anlayışına bir dönüş yaşandı. 
Güvenlikleştirme giderek kabul gören bir anlatı haline geldi. Siyasal aktörler kararlarını varoluşsal tehditler karşısında alınması gerekli adımlar olarak tanımladı. Medya ise bu çerçeveleri çoğu zaman eleştirel bir sorgulamaya tabi tutmadan yaygınlaştırdı. Aciliyet ve tehdit vurgusu, güvenliğe dair alternatif anlayışların görünüm alanını daraltarak, onları daha az görünür kıldı. Toplumsal, ekonomik ve toplumsal cinsiyet temelli kırılganlıkları arka plana itti. Bu durum aynı zamanda olağanüstü hal söyleminin istisnai önlemleri meşrulaştırmak ve gündelik güvensizlikleri görünmez kılmak için kullanılmasına yol açtı.
Buna ek olarak, kamuoyu her yönden “son dakika” haberlerine maruz kaldığında, empati kurma ve meseleleri derinlemesine anlama kapasitesi aşınmakta; bu da ahlaki duyarlılığı keskinleştirmek yerine körelten bir siyasal yönetim aracı olarak kriz yorgunluğu üretmektedir. Neil Postman’ın (1985) uyardığı gibi, bizi baskı altına alan şey bilgi eksikliği değil, bilginin aşırı bolluğudur; bu durum siyasal bir felç hali yaratır.
Çatışmalar ve krizler sürdükçe medyanın ilgi döngüleri kısaldı ve toplumsal cinsiyet temelli şiddet, ekonomik güvencesizlik ve yerinden edilme gibi uzun vadeli insani meseleler görünürlüklerini korumakta zorlandı. Bu meseleler güvenlik öncelikleri olmaktan ziyade, insani sorunlar olarak ele alındı. Böylece aciliyeti olmayan, hesap verebilirlikten yoksun konular olarak görünerek siyasal gündemin dışına itildi. Buna paralel olarak, güvenlik krizlerine yönelik alınan politik kararlar, bu krizleri üreten temel koşulları nadiren ele aldı.
Şunu özellikle belirtmek gerekir ki, toplumsal cinsiyet temelli kırılganlıklar medya anlatılarında tamamen yok değildi. Ancak kısıtlı ve ataerkil bir çerçeve içine hapsedildiler. Bunun sonucunda toplumsal cinsiyet temelli güvensizlik yapısal olarak marjinalleştirildi ve siyasal açıdan vazgeçilebilir hale getirildi. Kadınlar kriz haberlerinde çoğunlukla mağdur, yas tutan ya da bakım veren figürler olarak temsil edildi. Deneyimleri ahlaki bir aciliyet duygusu yaratmak için kullanılırken, onları otorite ve karar alma mekanizmalarından uzak tutan mesafe korundu. Bu durum, kadınları özne olmaktan, toplumsal dayanıklılık ve çatışma azaltımındaki potansiyel rollerinden uzaklaştırdı.
Kadınlar esas olarak kırılganlık üzerinden temsil edildiğinde, güvensizlikleri siyasal çözümler gerektiren bir gündem olmaktan çıkıp arka plan koşuluna dönüşür. Kriz yorgunluğu bu geleneksel temsilleri daha da normalleştirerek, zaten marjinalleştirilmiş bu meseleleri zamanla anlatısal olarak daha az acil hale getirdi. Sonuçta bazı acı ve güvensizlik biçimlerinin görünür ve yas tutulabilir, diğerlerinin ise görünmez kılındığı bir medya ortamı ortaya çıktı. Bu tür hiyerarşiler yalnızca kamuoyunu değil, daha da önemlisi, politika kararlarını şekillendirdi.
Güç araçları olarak, anlatılar, 2025’in olaylarını süzen filtreler işlevi gördü. Güvensizliğin hangi anlatılarla aktarıldığı siyasal olarak tarafsız değildir. Medya, neyin güvenlik öznesi sayılacağını ve kimin güvensizliğinin kamusal ilgi gerektirdiğini belirlemede anlatısal bir güç kullanır. 2025’te devletin bekası konusu baskın güvenlikleştirilmiş çerçeveydi. Bu bağlamda kadınlar sıklıkla çatışmanın sonucu olarak sunulan yas tutan anneler ya da yerinden edilmiş bakım verenler şeklinde yer aldı. Onlara nadiren ses, özne ya da siyasal çözümlerde belirleyici bir rol tanındı. Bu durum medya ve güvenlik politika yapımındaki köklü otorite hiyerarşilerini yansıttı. Bu anlatısal sınırlandırma ile kadınlar, esasen erkeklerin yönettiği bir güvenlik kalesinde korunması gereken mağdurlar olarak çerçevelendi. Böylece toplumsal cinsiyet temelli güvensizlik, güvenlik gündeminde ve politika yapımında kamusal bir öncelik olmaktan ziyade kişisel bir trajedi olarak kaldı.
2025 yılı, içinde yaşadığımız dünyanın kırılganlığını bizlere de yansıttı. Gerçek güvenliğin, hayatları güç projeksiyonu yerine bakım, güvencesizlik ve dayanıklılık tarafından şekillenenler için hala ne kadar erişilmez olduğunu gösterdi. Antonio Gramsci’nin (1971, 276) sözleriyle: “Eski dünya ölüyor, yeni dünya ise doğmakta zorlanıyor: şimdi canavarların zamanı.” 2025 tam da bu aralığı yansıtmaktadır; istikrarsızlığın anlatısal aşırılık ve ahlaki tükenmişlik ürettiği bir aralık. Ancak bu anlar yalnızca tehlike, kriz ve kaygı dönemleri değildir; aynı zamanda siyasal tercih anlarıdır. Kadınların (ve diğer marjinalleştirilmiş grupların) deneyimlerini merkeze almak bir ahlaki hayırseverlik eylemi olmamalıdır. Güvenlik, kadınların yalnızca iradesiz, etkilenen özneler ve mağdurlar değil, aksine istikrar ve güvenlik arayışında vazgeçilmez siyasi aktörler olmalarını sağlayacak şekilde yeniden tasarlanmalıdır.

Kaynakça
Lippmann, Walter. 1998. Public Opinion. New Brunswick, NJ: Transaction Publishers. (İlk baskı 1922).
Postman, Neil. 1985. Amusing Ourselves to Death: Public Discourse in the Age of Show Business. New York: Viking Penguin.
Gramsci, Antonio. 1971. Selections from the Prison Notebooks. Editör ve çeviren Quintin Hoare ve Geoffrey Nowell Smith. New York: International Publishers.


Karel Valansi, WFP Almanac 2025, 8 Mart 2026


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“We are Beyond What I Had Dreamed of When I Moved to Dubai”

Cem Habib  We talked about how the peace deal between Israel and the United Arab Emirates affected the Jewish life in the Emirates, with the investment manager Cem Habib, who has been living in Dubai since 2016, and who is one of the founding members of the Jewish Council of Emirates (JCE), the first officially recognized Jewish community of the UAE. How long have you been living in Dubai? What influenced you in deciding to live here? I moved to Dubai in 2016, before I had been living in London. My customer base at that time was in Kazakhstan and it had gotten harder commuting there from London every month after 6 years. There were three direct flights between Dubai and Kazakhstan, every day, with a flight time of less than 4 hours. To improve our quality of life and to spend more time with the kids, we moved to Dubai. When moving, how could you overcome the thought “As a Jew, will I be comfortable living in an Arab country with my family?” I talked to my friends from different cou...

Survivor Hayim’in gerçek dünyası - Söyleşi

Hayim, çok sevdiğim bir arkadaşımın kuzeni. Aklı başında, ne istediğini bilen biri. Askerlik dönüşünde ani bir kararla Survivor yarışmasına katıldığını duyduğumda çok şaşırmıştım. Pek spor yapmayan, atletik olmayan biri neden zor koşullarda, dayanıklılık, irade ve güç isteyen bir televizyon programına katılır? Bunları konuşurken, sayesinde takip etmeye başladığım Survivor ile ilgili tüm merak ettiklerimi de sordum; kameralara yansımayan gizli bir tuvalet var mıydı, ya da yayın bitince gidilen lüks bir otel? Begüm’le arasında bir yakınlaşma oldu mu, Merve neden pişman oldu yarışmaya katıldığına? İşte Sabah Gazetesinden Yüksel Aytuğ’un teşekkür ettiği, seyircilerin filozof olarak tanımladığı Hayim ve Survivor yarışmasının bilinmeyenleri… Survivor maceran nasıl başladı? Katılmak nereden aklına geldi? Arkadaşlarımla uzun süredir Survivor’u takip ediyorduk. Hep katılmak istiyordum ama televizyona çıkmak beni korkutuyordu. Geçen sene iki yakın arkadaşım Dominik’e gittiler. Yarışmacıları ...

Mario Levi ile çok özel: “Ben ülkesini yüreğinde taşıyanlardanım”

Bu ayki Şalom Dergi konuğum Türk edebiyatının önemli kalemlerinden, eski bir Şalomcu olan sevgili dostum ve öğretmenim Mario Levi. Yeditepe Üniversitesi’nde ve çeşitli kurumlarda yaratıcı yazarlık dersi veren, Gazete Kadıköy’de köşe yazarı olan ve TV programı bulunan Mario ile eş zamanlı yazdığı son roman ve hikaye kitabını konuştuk. Sosyal medyadaki nefret söylemi, ifade özgürlüğü, İstanbul sevgisi ve yazarlık tüyolarını da bulab ileceğiniz çok keyifli bir sohbete hazırlanın! Daha önceki kitaplarınla kıyaslayınca ‘Bu oyunda gitmek vardı’ daha kısa cümleli, daha yalın. Dilde bir sadeleşmeye mi gidiyorsun? Üstelik ‘Pandispanya’nın tadı hala damağımızdayken yeni bir kitap daha! Bu nasıl bir hız? Dilimin sadeleşip sadeleşmediğinin farkında değilim. Öyle söyleniyor. Özel bir çabam olmadı. Belki de hikâye bunu gerektirdi. Ama yıllar geçtikçe sadeleşiyor insan, biliyorum. Her anlamda sadeleşiyor… Çünkü kaybetmeyi öğreniyor. Kaybettiklerinin de aslında kayıp olmadığını… Hayatı geldiği ...