Ana içeriğe atla

Prof. Şeyla Benhabib ve Arendt´le birlikte düşünmek

Hannah Arendt Siyasi Düşünce Ödülü’nü alan Prof. Şeyla Benhabib, Şalom Dergi için verdiği bu özel söyleşide Arendt’le kurduğu uzun soluklu düşünsel ilişkiyi ve çağımızın siyasal krizlerini; insan hakları, yurttaşlık, mültecilik ve kamusal alan üzerinden değerlendiriyor.               
Karel Franco Valansi

Yakın zamanda Hannah Arendt Siyasi Düşünce Ödülünü aldınız, içten tebrik ederim bu başarınızı. On yıllardır Arendt ile birlikte düşünmüş biri olarak bu ödül sizin için kişisel ve entelektüel düzeyde ne ifade ediyor? 
Onun eserlerini ilk kez 1972 yılında ciddi biçimde okumaya başladım. Yale’de felsefe alanında doktora eğitimime başlamıştım. İlk olarak Arendt’in The Origins of Totalitarianism (Totalitarizmin Kökenleri) kitabını okudum. Beni en çok etkileyen, onun antisemitizm analiziydi. İlk defa bu düzeyde, tarihsel olarak bu kadar derinlemesine bir analizle karşılaşıyordum. Okudukça, kendi hayatımın bazı yönleri de anlam kazanmaya başladı. Örneğin Arendt’in filosemitizm kavramı çok çarpıcıydı. Bu, genellikle pek tanımadığımız bir kavramdır. Yani sadece Yahudilere karşı düşmanlık değil, onlardan “olağanüstü” şeyler bekleyen, onları idealize eden bir önyargı biçimi. “Yahudiler çok zekidir”, “parada çok iyidirler” gibi klişeler de buna dahil. Arendt bütün bunları anlamama yardımcı oldu.
Sonrasında onun siyaset kavramı, kamusal alan anlayışı ve siyasetin insanların bir araya gelmesiyle, spontane biçimde ortaya çıkabileceği fikri beni çok etkiledi. Örneğin kamusal alanı bir konsere benzetir: “The public sphere is like a concert”. Bunlar bir felsefe öğrencisi olarak beni derinden etkiledi ve zamanla Arendt üzerine daha yoğun çalışmaya başladım.
Arendt ile elli yılı aşan bir ilgi ve çalışma sürecim oldu. Bunun kişisel bir boyutu da var: Kendi hayatımın bazı yönlerini onun düşüncesi aracılığıyla anlamlandırdım. Çok zor deneyimlerden geçmiş, cesur bir insandı; belirli dönemlerde açık biçimde direniş göstermişti. 
Bir anımı da paylaşmak isterim. 1972 sonrasında, ben Yale’deyken Arendt hala hayattaydı ve New York’ta yaşıyordu. Yale–New York arası trenle yaklaşık iki saat sürer. Kendisi New School’da Kant üzerine dersler veriyordu. Trene binip derslerini izlemeye giderdim. Onu sadece bir düşünür olarak değil, bir insan olarak da gözlemledim. Ne yazık ki cesaret edip gidip kendisiyle tanışamadım; hala keşke tanışsaydım diye düşünürüm. 
Bu ödülü almak benim için, çok uzun yıllara yayılan bir düşünsel ilişkinin bir sonucu. Düşünce şeklimi bu kadar derinden etkilemiş bir düşünür adına verilen bir ödülü almak beni gerçekten çok mutlu etti. 1996’da Hannah Arendt üzerine ilk monografimi yazdım: The Reluctant Modernism of Hannah Arendt (Hannah Arendt’in İsteksiz Modernizmi). Kitap Türkçeye çevrilmedi henüz. Almanya’da 1998’de yayımlandı ve orada oldukça etkili oldu. Ödül komitesinin bana söylediğine göre, bu kitap Almanya’da Arendt üzerine yeni bir rönesansın başlamasına da ön ayak olmuş. Bu da beni ayrıca çok mutlu etti.

Hannah Arendt’in dünyayı anlamak için sorduğu sorularla, sizin dünyayı anlamak için sorduğunuz soruların bir yerde kesiştiğini görüyoruz. Arendt’in felsefi sorularından çok sizin sorularınızı sorduğunu fark ettiniz mi? Özellikle hangi alanlarda bu örtüşmeyi hissediyorsunuz?
Bu çok güzel bir soru. Başlangıçta beni en çok etkileyen konular göç ve sürgün değildi. İlk olarak Arendt’in antisemitizm analizi ve ulus-devlet üzerine söyledikleri ilgimi çekti. The Origins of Totalitarianism üç bölümden oluşur: Antisemitizm, Emperyalizm ve Totalitarizm. İkinci bölümde ulus-devlet ile emperyalizm arasında çok önemli bir ilişki kurar.  Bu bağlamda Arendt’in Marksizm ile ilişkisi de görünür hale gelir. Rosa Luxemburg’dan çok etkilenmiştir. Luxemburg, Spartakist hareketin liderlerinden biridir ve uluslararası dayanışmayı savunan önemli bir figürdür. Onun milliyetçilik karşıtı eleştirisi Arendt üzerinde derin bir etki bırakmıştır.
Arendt bu bölümde milliyetçilik ile insan hakları arasındaki çatışmayı analiz eder. İki tür ulus-devlet anlayışından söz eder: Birincisi, bir ulusun devleti; ikincisi ise homojen bir ulusun devleti. Yani milliyetçilik ile ulus-devlet arasında çok önemli bir ayrım yapar.
Türkiye’den gelen biri için bu ayrımın yankılarını duymamak mümkün değil. Son yirmi-otuz yılda Kemalizm üzerine yapılan tartışmaları düşünürsek, bir yandan etnik milliyetçilik eleştirileri, diğer yandan civic nationalism (sivil yurttaşlık milliyetçiliği) tartışmaları vardır. Arendt, civic nationalism ile ethno-nationalism (etnik milliyetçilik) arasındaki gerilimi analiz eder.
Ona göre, bir devlet homojen bir ulus fikrini öne çıkardığı anda, evrensel insan hakları ile çoğunlukçu milliyetçilik arasında bir çelişki ortaya çıkar. Bunu Birinci Dünya Savaşı sonrası çöken imparatorluklar üzerinden gösterir: Alman İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu… Bunların hiçbiri tek bir ulus değildi; çok kültürlü ve çok-dilli yapılardı. İmparatorlukların ardından kurulan ulus-devletlerde, etnik milliyetçilik, yani devletin tek bir etnik grubun devleti olduğunu savunan görüş ile insan haklarına dayalı yurttaşlık ülküleri arasında ciddi bir gerilim oluştu. Arendt bu süreci tarihsel olarak gösterir ve buradan Nazi Almanya’sına giden yolu da anlamamıza yardımcı olur. Beni ilk başta asıl etkileyen bu analizdi. Göç ve sürgün konusu daha sonra, zamanla gündemime girdi.

Arendt, dünyayı fiziksel bir mekan olarak değil; insanların ortak eylem ve söz aracılığıyla bir araya geldiği, ve böylece politikanın mümkün olduğu, insanlar arasındaki alan olarak tanımlar. Bu düşünce, sizin siyasal aidiyet ve farklılıklar arasında diyalog kurma anlayışınızı nasıl şekillendirdi? Bu ayırım ile hemfikir misiniz?
İki boyutu da önemli. Ancak Arendt’in özgün katkısı, dünyayı eylem ve söylem üzerinden düşünmesidir. İnsan dünyası, birbirimizle kurduğumuz ilişkilerden doğar. Narrativity (anlatısallık) kavramı burada çok önemli. Dil olmadan ne nesneleri ne insanları ne de davranışları anlamlandırabiliriz. Bu, ontolojik bir düzeydir.
Elbette bu yaklaşım soyut görünebilir. Dünya kavramı ile kamusal alan arasındaki farkı ayırt etmek gerekir. Dünya her zaman vardır; totaliter rejimlerde de, demokrasilerde de. Ancak Arendt’in idealize edilmiş bir kamusal alan anlayışı vardır. Bu olmadan onun siyaset teorisini düşünemeyiz. Bu bağlamda Arendt yeni bir güç kavramı geliştirir. Siyaseti yalnızca güç ve şiddet  olarak görmez. Siyaseti, insanların birlikte yaratabilecekleri alternatif bir dünya olarak düşünür. Bu idealisttir ama bilinçli bir idealizmdir.
Siyaset yalnızca deliberative consensus (müzakereye dayalı uzlaşma) ile işlemez; güç ve çatışma her zaman vardır. Ancak Arendt’in katkısı, siyasetin bu yaratıcı boyutunu görünür kılmasıdır. İnsanların kamusal alanları yeniden kurma ve birlikte yeni bir şey yaratma kapasitesine vurgu yapar. Bu, direniş olarak da okunabilir. Bu nedenle Arendt’i daha çok kurumlara karşı (anti-institutional) ve toplumsal hareketler perspektifinden düşünen bir teorisyen olarak görmek gerekir.

Arendt, asimilasyon isteyen azınlıklar ile bir halk olarak siyasi haklar üzerinde ısrar edenler arasında bir ayrım yapmıştır. Tam olarak hangi farkı işaret eder? Günümüzde bu gerilimi nasıl tanımlarsınız?
Arendt’in analizi temelde sosyopsikolojiktir. Azınlıklar için üç temel tutumdan söz eder. Birincisi, farklılığını bastırmak ve tamamen reddetmek yani assimilationism (asimile olmak). Bunun uzun vadede başarılı olmayacağını söyler. İkincisi, toplumu tamamen reddetmek ve kendini toplumun dışına konumlandırmak; pariah olma durumu (toplumdan dışlanmak). Üçüncüsü ise self-conscious pariah (bilinçli dışlanma) tutumudur: Kendi farklılığının farkında olmak, onu inkar etmemek, farklılığı kabullenip toplum içinde görünür ve daha yaratıcı, daha verimli biçimde ifade etmeye çalışmak.

Arendt “haklara sahip olma hakkı” üzerine yazdı. Türkiye’ye, Avrupa’nın mülteci krizlerine ya da vatandaşlık tartışmalarına baktığınızda, onun bu görüşlerinin en çok nerede önem taşıdığını düşünüyorsunuz? 
The right to have rights (haklara sahip olma hakkı) Arendt’den edindiğim en önemli kavramlardan biri. Arendt’in işaret ettiği paradoks; bir insanın herhangi bir hakkının olabilmesi için önce hukuki ve siyasal olarak tanınması gerekir. Vatandaşlığını kaybettiğiniz anda, insan hakları da fiilen askıya alınıyor. Bu düşünce 1930’ların deneyimlerinden doğar: Vatansızlar (stateless persons), uluslararası hukukta korunmasızdır. Bunun en büyük örneğini Almanya'da vatandaşlıklarını kaybeden Museviler açısından görüyoruz. Fakat sadece onlar da değil. Mesela Rusya'da ihtilale karşı olan Beyaz Rusların Avrupa ülkelerindeki çeşitli sürgünlerinde de görüyoruz.  
Bu tarihsel bakış açısından öteye giden Arendt kavramsal açıdan diyor ki; en önemli insan hakkı haklara sahip olmaktır. Yani hukuken milli vatandaşlık kavramının ötesinde insan haklarına insan olarak sahip görülebilme kavramı henüz geliştirilmiş değildi. Bu donemde yasal bir belge olarak geliştirilen 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi ortaya çıkar ve sığınma talebinde bulunan insanların geri göndermeme ilkesi, Fransızca da non-refoulement, kabul edilir. Non-refoulement kavramı şudur; eğer vatandaşı olduğum ülke ya da topraklarının üzerinde bulunduğum hükümet benim özgürlüğüme ve hayatıma kast ediyorsa, ben 1948 İnsan Hakları beyannamesinin 14cu Maddesine de uygun olarak, “sığınmacılık” (refugee) hakkına sahibim. Beni korumasını istediğim devlet beni sınır dışı etmemeli fakat yine de benim iddiamı kontrol etmek zorundadır.  Yani bu insanı sınır dışına etmeyeceksin fakat söyledikleri doğru mudur, inandırıcı mıdır, yani gerçekten hayatı ve özgürlükleri tehlikede midir, bunu araştıracaksın.  Arendt’in vatansızlık (apatride) ve korumacılık üzerine yasadığı dönemde, uluslararası hukuk bu konuda gelişmemişti. Ayrıca, şöyle bir soru da çıkabilir:  Peki, bu non-refoulement kararı, uluslararası hukukta bir anlaşma sonucunda devletler arasında oluşan bir yükümlülük mü, yoksa jus cogens (hukukun üstünde norm) olarak mı tanımlanıyor? Mesela jenosit, esaret uluslararası hukuk içinde değil,  jus cogens olarak tanımlanır. Uluslararası hukukun üstünde “supra-hukuk” olarak da tanımlanabilir.  Bu konu hala tartışılıyor.

Mülteci sorunu açısından nasıl tanımlayabiliriz bu durumu?
Mülteci sorunu çok çetrefil bir konu. 1950'lerde mülteci kavramı ilk ortaya atıldığında, mülteciliğe sebep olarak görülebilen altı  kategori vardı; milliyet, irk, etnisite, din, siyasi düşünce ve sosyal grup üyeliği.  2. Dünya Savaşı’nın sonunda uluslararası hukuk tarafından tanınan bu kategoriler, bugünün dünyasında, bilhassa iktisadi sebeplerle yola çıkan mültecilerin haklarını kapsamıyor gibi görünüyor. Batı ülkeleri ekonomik ve politik mülteciler arasında bir ayrım yapılıyor. Ancak geçtiğimiz 25 yıl içinde, nüfus hareketleri dramatik biçimde arttı. Birleşmiş Milletler’e göre yaklaşık 117 milyon yerinden edilmiş kişi (displaced persons) var. Bu sayı, 1950’lerin hukuki kategorilerinin artık yetersiz kaldığını gösteriyor. Devletler bu yetersizliği ikili anlaşmalarla aşmaya çalışıyor. Türkiye-AB anlaşması, İngiltere’nin Ruanda’ya mülteci gönderme anlaşması gibi örnekler bunun göstergesi. Ancak bu durum, Arendt’in işaret ettiği temel sorunu çözmüyor: İnsan hakları hala vatandaşlıkla sınırlı kalıyor ve bu durum son yıllarda gittikçe artıyor ve devletler gerek mültecilere, gerek sığınmacılara olan sorumluluklarından kaçınıyorlar.

Ziyaretçi işçi konusunu ve günümüzde ikinci-üçüncü nesillerin Avrupa’ya asimilasyonu açısından nasıl tanımlayabiliriz bu durumu?
Burada görüyoruz ki vatandaşlık sadece kanuni bir kategori değil. Sadece pasaport almak değil. İnsanın kendisini bir toplumun parçası hissedebilmesi için pek çok başka unsura ihtiyaç var. O yerde kendi kültürünün belli bir saygıyla karşılanması bunlardan bir tanesi. Fakat son otuz yılın içinde ziyaretçi isçi kitlelerinin ikinci ve üçüncü kuşakları “gettolaşma” tehlikesi içindeler. Bu durum özellikle Batı ile İslam değerleri arasındaki “kültürel savaşın” yarattığı çatışmadan kaynaklanıyor. Örneğin, Fransa’daki Müslüman kız çocuklarının okula türban takarak gidememeleri yasağı, ya da Charlie Hebdo dergisindeki Hz. Muhammed karikatürleri skandalı gibi olaylar. Bu tip çatışmalar genç göçmen nesillerin bilhassa Batı Avrupa ülkelerinde kendilerini hor görülen bir kesim olarak algılamalarına neden oluyor.
Bunun dışında, iktisadi nedenler de var. Bilhassa genç erkek insana iş veremiyorsan, iktisatta bir yer bulamıyorsan, bu gençler araba kaçırmaktan, afyon alım satımına her şeyi yapacaktır. Bu açıdan Almanya’daki genç Türk asimilasyonunu başarılı görüyorum. Almancayı iyi bilmek, okullarda, üniversitede tahsil görebilmek sonucu, ilginç bir dönüşüm başladı. Siyasetten edebiyata ve gazetecilikten  doktorluğa genç ve başarılı bir Türk-Alman kitlesi gelişti. Ben ilk 1970’lerin sonunda Almanya’ya gittiğimde bu durum hiç böyle değildi. 20 yıl içinde büyük bir gelişme oldu.

Son olarak, Arendt bugün yaşasaydı, sosyal medya, kutuplaşmış kamuoyunu ve günümüz siyasi tartışma biçimi hakkında ne düşünürdü? Bizim demokratik kamusal alanımızı tanır mıydı, yoksa farklı bir şey mi görürdü?
Bence demokratik kamusal alan büyük ölçüde çözüldü. Habermas’ın dediği gibi, “the public sphere is kaput” (kamusal alan çökmüş durumda). Sosyal medya bir yandan bilgiye erişimi artırıyor, öte yandan kutuplaşmayı derinleştiriyor. Kamusal alan hem transnational (ulus ötesi) hem de subnational (yerel düzeyde) düzeylerde parçalanmış durumda. Arendt ile birlikte düşünürsek, bu onun için son derece tehlikeli bir tablo olurdu. Yine de Arendt karamsarlığı reddederdi. Ona göre siyaset her zaman umut barındırır; yeni başlangıçlar her zaman mümkündür. Ancak bugünkü tehlikenin hafife alınmaması gerektiği de açıktır.


Profesör Şeyla Benhabib, 1950 yılında İstanbul’da doğdu. İngiliz Kız Ortaokulu ve Amerikan Kız Koleji’ni bitirdikten sonra 1970 yılında ABD’de Brandeis Üniversitesi’nde öğrenim görmeye başladı ve 1972’de lisans derecesini aldı. Doktora eğitimini Yale Üniversitesi’nde tamamlayan Benhabib, 1977 yılında felsefe alanında doktora derecesini aldı. ABD ve Avrupa’da çeşitli üniversitelerde ders veren Benhabib, günümüzde Yale Üniversitesi’nde Eugene Meyer Professor of Philosophy and Political Science Emeritus unvanını taşımakta; ayrıca Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. 

Türkçe yayımlanan kitapları:
Sürgün, Vatansızlık ve Göç: Hannah Arendt’ten Isaiah Berlin’e Tarihle Satranç Oynamak, Livera Yayınları, 2024.
Buhran Çağında Haysiyet: Zor Zamanlarda İnsan Hakları, Koç Üniversitesi Yayınları, 2016.
Ötekilerin Hakları: Yabancılar, Yerliler, Vatandaşlar, İletişim Yayınları, 2016.
Eleştiri, Norm ve Ütopya, İletişim Yayınları, 2013.
Çatışan Feminizmler: Felsefi Fikir Alışverişi (Judith Butler, Nancy Fraser, Drucilla Cornell ile birlikte), Metis Yayınları, 2011.
Demokrasi ve Farklılık: Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışmaya Açılması (der.), Demokrasi Kitaplığı, 2008.
Modernizm, Evrensellik ve Birey: Çağdaş Ahlak Felsefesine Katkılar, Ayrıntı Yayınları, 1999.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“We are Beyond What I Had Dreamed of When I Moved to Dubai”

Cem Habib  We talked about how the peace deal between Israel and the United Arab Emirates affected the Jewish life in the Emirates, with the investment manager Cem Habib, who has been living in Dubai since 2016, and who is one of the founding members of the Jewish Council of Emirates (JCE), the first officially recognized Jewish community of the UAE. How long have you been living in Dubai? What influenced you in deciding to live here? I moved to Dubai in 2016, before I had been living in London. My customer base at that time was in Kazakhstan and it had gotten harder commuting there from London every month after 6 years. There were three direct flights between Dubai and Kazakhstan, every day, with a flight time of less than 4 hours. To improve our quality of life and to spend more time with the kids, we moved to Dubai. When moving, how could you overcome the thought “As a Jew, will I be comfortable living in an Arab country with my family?” I talked to my friends from different cou...

Survivor Hayim’in gerçek dünyası - Söyleşi

Hayim, çok sevdiğim bir arkadaşımın kuzeni. Aklı başında, ne istediğini bilen biri. Askerlik dönüşünde ani bir kararla Survivor yarışmasına katıldığını duyduğumda çok şaşırmıştım. Pek spor yapmayan, atletik olmayan biri neden zor koşullarda, dayanıklılık, irade ve güç isteyen bir televizyon programına katılır? Bunları konuşurken, sayesinde takip etmeye başladığım Survivor ile ilgili tüm merak ettiklerimi de sordum; kameralara yansımayan gizli bir tuvalet var mıydı, ya da yayın bitince gidilen lüks bir otel? Begüm’le arasında bir yakınlaşma oldu mu, Merve neden pişman oldu yarışmaya katıldığına? İşte Sabah Gazetesinden Yüksel Aytuğ’un teşekkür ettiği, seyircilerin filozof olarak tanımladığı Hayim ve Survivor yarışmasının bilinmeyenleri… Survivor maceran nasıl başladı? Katılmak nereden aklına geldi? Arkadaşlarımla uzun süredir Survivor’u takip ediyorduk. Hep katılmak istiyordum ama televizyona çıkmak beni korkutuyordu. Geçen sene iki yakın arkadaşım Dominik’e gittiler. Yarışmacıları ...

Mario Levi ile çok özel: “Ben ülkesini yüreğinde taşıyanlardanım”

Bu ayki Şalom Dergi konuğum Türk edebiyatının önemli kalemlerinden, eski bir Şalomcu olan sevgili dostum ve öğretmenim Mario Levi. Yeditepe Üniversitesi’nde ve çeşitli kurumlarda yaratıcı yazarlık dersi veren, Gazete Kadıköy’de köşe yazarı olan ve TV programı bulunan Mario ile eş zamanlı yazdığı son roman ve hikaye kitabını konuştuk. Sosyal medyadaki nefret söylemi, ifade özgürlüğü, İstanbul sevgisi ve yazarlık tüyolarını da bulab ileceğiniz çok keyifli bir sohbete hazırlanın! Daha önceki kitaplarınla kıyaslayınca ‘Bu oyunda gitmek vardı’ daha kısa cümleli, daha yalın. Dilde bir sadeleşmeye mi gidiyorsun? Üstelik ‘Pandispanya’nın tadı hala damağımızdayken yeni bir kitap daha! Bu nasıl bir hız? Dilimin sadeleşip sadeleşmediğinin farkında değilim. Öyle söyleniyor. Özel bir çabam olmadı. Belki de hikâye bunu gerektirdi. Ama yıllar geçtikçe sadeleşiyor insan, biliyorum. Her anlamda sadeleşiyor… Çünkü kaybetmeyi öğreniyor. Kaybettiklerinin de aslında kayıp olmadığını… Hayatı geldiği ...