Ana içeriğe atla

Gelenler gideni aratacak mı?

Mısır’da Mübarek dönemi sonrası düzenlenen ilk seçimlerde çok az farkla Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi yeni cumhurbaşkanı olarak seçildi. Laik Mısırlıları ve uluslararası camiayı bir şeriat devleti kurulma olasılığı ve yeni bir İran’ın doğması endişesi korkutuyor. Müslüman Kardeşler’in zaferi, İsrail’in savunma politikalarını gözden geçirmesine neden olurken, “İmzalanmış tüm uluslararasıanlaşmalara sadık kalacağım” diyen Mursi’nin İsrail’den önce çözmesi gereken kabarık bir ‘yapılacaklar listesi’ var. Ana sorun da demokratik sivil yönetime geçişte yaşanıyor.

Öncelikle Mursi’nin karşısında yetkilerini önemli ölçüde kısıtlayan güçlü bir ordu var. Parlamentoyu fesheden, dışişleri, savunma gibi konularda karar yetkisini kendinde toplayan ordunun gerçek demokrasiyi ülkeye getirme gibi bir önceliği olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Ordu, kendisine tahsis ettiği görevlerle ülkenin ilk sivil cumhurbaşkanını başbakan seviyesine indirip, verdiği kısıtlıyetki ile Mursi’ye oldukça kötü durumda olan ekonomiyi teslim etti. Dış yatırımcının kaçtığı Mısır’ın yakın gelecekte IMF’den gelecek koşullu maddi destek dışında önemli bir girdisi gözükmüyor. Uzun süren ‘demokrasi hareketi’ticareti olumsuz etkilerken, önemli gelirlerinden turizmi de büyük ölçüde azalttı.
Oyların birbirine yakın ancak katılımın yüzde 47 ile oldukça düşük olduğu ikinci tur seçimlerinde iki aday yarıştı. Mübarek’in son başbakanı Ahmet Şefik, eski polis rejiminin bir sembolü olarak oy kaybederken, laik düzenin yok olup kadın ve azınlık haklarının korunmayacağı bir şeriat devleti kurulmasından korkanlardan oy topladı. Mursi ise dini kesimden aldığı oylar dışında, sosyoekonomik durumu düşük kesimden hayat standartlarını yükseltme vaadiyle oy kazanırken, partisinin ajandasından çok eski rejime tek alternatif olduğu için oy topladı. Adayların siyasi vaatleri yerine seçmenin “diğer aday kazanmadığı sürece sorun yok” diyen korku odaklı karar mekanizması bu seçimin asıl belirleyicisi oldu.
30 yıllık iktidarında hiçbir zaman başkan yardımcısı atamayan Mübarek, muhalefeti sindirip örgütlenmesine izin vermedi. Tek güç olma arzusuyla aldığı bu karar, günümüz Mısır’ında Arap dünyasının en iyi örgütlenmiş gücü olan Müslüman Kardeşler’in karşısında hiçbir partinin olmamasının başlıca nedeni.
Seçimlerde oy kullanmayı reddeden kalabalık bir kesim var. Bu kişiler ikinci tura kalan iki adaya Tahrir ruhunu yansıtmadıkları için oy vermeyi reddetti. Müslüman Kardeşler, sanal ortamda örgütlenip Tahrir Meydanında demokrasi ve eşitlik için haykıran halkın yanında değildi. Onlar, Mübarek’i devirecek bu sosyal patlamayıdışarıdan takip ediyor, karışmadan sonuçlanmasını bekliyordu.
İki adayda da umduğunu bulamayan bu kesim seçimlerde oy kullanmayarak tepkilerini gösterdiler. Gerçek demokrasinin sırf seçimden ibaret olmadığı, yanında özgürlük, eşitlik, insan hakları gibi evrensel öğeleri de taşıması gerektiği düşünülünce bu sessiz kalabalığa hak vermemek mümkün değil.
Mübarek sonrasıülkeyi on yedi ay boyunca yöneten, Mısır’ın yirmi yıl boyunca savunma bakanlığını yapan Hüseyin Tantavi’nin pazar günü “Mısır tüm Mısırlılara aittir, belli bir gruba değil. Ordu Mısır’ın güvencesidir ve dış güçlerin desteklediği gruplara izin vermeyecektir,” diyerek isim vermeden Müslüman Kardeşler’i işaret etmesi ülkedeki çift liderliği daha da belirginleştirdi.
Bugünkü tabloda Mursi’nin cumhurbaşkanı olarak en önemli görevi ülkede birliği sağlaması ve ilk demecinde söylediği gibi “Tüm Mısırlıların başkanı” olması. Kendisine oy verenler kadar vermeyenlere de ulaşması gerekiyor. Bunu başarmak için hükümeti kurarken her kesimden, dinden ve mezhepten isme görev vererek halktaki değişim korkusunu azaltmalı. Müslüman Kardeşler’in ideolojisi her ne kadar din devleti oluşturmak üzerine kurulu olsa da, ılımlı bir politika seçip laik hayatıgüvence altına alır, ekonomik gelişmeye önem verir ve en önemlisi halkın talebi olan demokratik reformları gerçekleştirirse Mısır, olası büyük bir kaos ve derinleşen bölünmeden kurtulabilir.

Karel Valansi - Objektif
Şalom Gazetesi 18.07.2012

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Survivor Hayim’in gerçek dünyası - Söyleşi

Hayim, çok sevdiğim bir arkadaşımın kuzeni. Aklı başında, ne istediğini bilen biri. Askerlik dönüşünde ani bir kararla Survivor yarışmasına katıldığını duyduğumda çok şaşırmıştım. Pek spor yapmayan, atletik olmayan biri neden zor koşullarda, dayanıklılık, irade ve güç isteyen bir televizyon programına katılır? Bunları konuşurken, sayesinde takip etmeye başladığım Survivor ile ilgili tüm merak ettiklerimi de sordum; kameralara yansımayan gizli bir tuvalet var mıydı, ya da yayın bitince gidilen lüks bir otel? Begüm’le arasında bir yakınlaşma oldu mu, Merve neden pişman oldu yarışmaya katıldığına? İşte Sabah Gazetesinden Yüksel Aytuğ’un teşekkür ettiği, seyircilerin filozof olarak tanımladığı Hayim ve Survivor yarışmasının bilinmeyenleri…

Survivor maceran nasıl başladı? Katılmak nereden aklına geldi? Arkadaşlarımla uzun süredir Survivor’u takip ediyorduk. Hep katılmak istiyordum ama televizyona çıkmak beni korkutuyordu. Geçen sene iki yakın arkadaşım Dominik’e gittiler. Yarışmacıları yakın…

CNNTürk 5N1K'da Yüzyılın Anlaşması'nı konuştuk

1 Şubat 2020 cumartesi günü CNNTürk'te yayınlanan 5N1K programında, yeni açıklanan 'Yüzyılın Anlaşması'nı konuştuk


https://www.youtube.com/watch?v=2y-xYjiAS2Q&t=169s

Struma, Mefkure, Salvador, Parita

Tarihler 1941 yılını gösterdiğinde, Doğu Avrupa kendi Nazilerini yaratmış, Almanya’nın 7-8 yıla yaydığı tüm Yahudi karşıtı kararları birkaç ay içinde yasalaştırmıştı. Bölgede kurulan kamplarda Yahudilerden kurtulmak için kabul gören ‘nihai çözüm’ün uygulamaları hızlandırılmıştı. Hedef haline getirilen Yahudilerin kaçmak ya da ölümü beklemek dışında bir seçenekleri yoktu. Gidecek, onları kabul edecek bir yerleri de yoktu. Tek çare İngiliz mandası altındaki Filistin olarak gözüküyordu.
Ancak, Nazi zulmünden kaçan Avrupalı Yahudiler hayatları pahasına Filistin’e sığınmak isterken, Arapların tepkisini çekmek istemeyen İngiltere, vize almayı oldukça zorlaştırmış, hatta imkansız kılmıştı. 1939 yılında Beyaz Belge’nin (MacDonald White Paper) yayınlanması ile Filistin’e gelecek Yahudi sayısına kota konulmuş, illegal akını engellemek için Türkiye dahil, rota üzerindeki ülkelere baskı yapılıyordu.  Katliamların yoğunlaştığı 1942-1944 yıllarında Doğu’ya doğru büyük bir akın vardı. İnsanların asıl …