Ana içeriğe atla

‘İran neden nükleer bombaya sahip olmalı’

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran ile yapılan nükleer anlaşmayı, “en tehlikeli silahı üretmesine izin verildi” diyerek “tarihi hata” olarak nitelendirdi. Netanyahu bir konuda haklı. Henüz Cenevre’deki geçici anlaşmaya yansımamış olsa dahi, İran’ın uranyum zenginleştirme hakkı anlaşmanın içeriğinde kendini gösteriyor. İran’ın tüm nükleer çalışmalarını durdurmayı ve Suriye’nin kimyasal programı gibi tamamen yok etmeyi hedeflemeyen bir anlaşmaya imza attı taraflar. Genel beklenti de asıl anlaşmada bu hakkın yazılı olarak yer alması. İran’ın başka türlü bir anlaşmayı kabul etmesi de beklenemezdi. Bu durumda ne değişecek? Bu anlaşma İran’ı ‘normal’ bir NPT ülkesi (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması) haline getirecek. Bu da barışçıl amaçlı nükleer enerji üretimine yeşil ışık yakılması demek.
İsrail’in tüm kaygılarına rağmen değişmeyecek bir gerçek de var. O da İran’ın gelişmiş programı ile nükleer silaha ulaşma kapasitesine çok az bir zaman kaldığı gerçeği. İran’ın milli davası olarak gördüğü nükleer teknolojisinden Libya gibi vazgeçmesini beklememek gerek. ABD de bu gerçeği kabul etmiş ve ‘süreci yavaşlatıp kontrol edelim’ mantığı ile hareket ediyor.

Geçici anlaşma ile sıklaşan kontroller, şeffaflaşan nükleer bir program var. Barışçıl kabul edilen oranda uranyum muhafaza edilirken, silah derecesinin ilk aşaması olan yüzde 20 imha edilecek, yeni santrifüj yapılmayacak, plütonyum üretilmeyecek. Plütonyum ve zenginleştirilmiş uranyum olmayınca da nükleer silah yapımı engellenmiş, daha doğrusu ertelenmiş olacak.
Önümüzdeki altı ay, iki taraf için de bir test süresi. Öncelikle taraflar arasında güven sorunu var. İran nükleer çalışmalarına yapılan itirazları rejimi yıkma çabası olarak görüyordu, bu yaklaşımı terk etmiş gözüküyor. Ekonomik kaygılarsa her şeyin üstüne çıkmış durumda. İsrail’in 3 milyar, Mısır’ın 2 milyar dolar yardım aldığını düşününce, yaptırımların gevşetilmesiyle İran’ın elde edeceği 7 milyar dolar, ABD’nin bir ülkeye sağladığı en büyük yardım olacak. Batı ise İran’ın sözünde duracağına inanarak diplomasiye bir şans daha verdi. Anlaşmaya karşı olan İsrail, önümüzdeki altı ay boyunca İran’ın bir açığını yakalayabilmek için tetikte bekleyecektir. Suudi Arabistan ise, son gelişmelerle kapısına kadar gelmiş bölge liderliğini, tecritten kurtulmaya başlayan İran’a bırakmaya niyetli değil.
İran’ın nükleer silah üretme kapasitesine yakın olduğu düşünüldüğünde sorulacak asıl soru, nükleer bir İran’ın bölgeyi nasıl değiştireceği.
Saltzman Enstitü’den Kenneth Waltz, Foreign Policy Temmuz/Ağustos 2012 sayısında bu konuya değindi. ‘İran neden bombaya sahip olmalı’ başlıklı yazısında, İran’ın oyuna dâhil olmasıyla İsrail’in tek nükleer güç olduğu Ortadoğu’da denge sağlanmış olacak. Waltz daha önceki örneklere bakarak, nükleer gücün yok ediciliğinin, bu güce sahip olan ülkeleri rasyonelliğe yönlendirdiğini iddia ediyor. Örnek olarak da Soğuk Savaş dönemini ve Hindistan-Pakistan ilişkilerini gösteriyor. Birçok kez tehdit etmesine rağmen Hürmüz Boğazı’nı kapatmayan İran’ın da farklı davranmayacağını düşünen Waltz, İsrail nükleer silah elde ettiğinde bölgesel silahlanma yarışı çıkmadığına göre şimdi de yaşanmayacağını düşünüyor.
İsrail düşmanlığını açıkça dile getiren İran söz konusu olduğunda sırf rasyonaliteye güvenmek Holokost’u yaşamış bir millet için oldukça zor. Ancak değişecek dengelerin İsrail’i de değişime zorlayacağı bir gerçek. New York Times’tan Roger Cohen’in söylediği önemli bir şey var; ABD nasıl rakipsiz büyük bir güç olmasına rağmen her konuda belirleyici olamadığını kabul ettiyse, İsrail de bu yeni düzene ayak uydurmalı ve bölgeye hâkim olmaya çalışmak yerine entegre olmalı. Son yapılan bir kamuoyu araştırması, İsrail halkının üçte ikisinin İran’a karşı gerekirse tek başlarına askeri bir müdahaleye onay veriyor olması, askeri seçeneği ortadan kaldırmadığı gibi bölgede dengelerin tavsiye edilen şekilde kurulabilmesinin zorluğunu da hatırlatıyor. 

Karel Valansi OBJEKTİF
Şalom Gazetesi 4 Aralık 2013

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Survivor Hayim’in gerçek dünyası - Söyleşi

Hayim, çok sevdiğim bir arkadaşımın kuzeni. Aklı başında, ne istediğini bilen biri. Askerlik dönüşünde ani bir kararla Survivor yarışmasına katıldığını duyduğumda çok şaşırmıştım. Pek spor yapmayan, atletik olmayan biri neden zor koşullarda, dayanıklılık, irade ve güç isteyen bir televizyon programına katılır? Bunları konuşurken, sayesinde takip etmeye başladığım Survivor ile ilgili tüm merak ettiklerimi de sordum; kameralara yansımayan gizli bir tuvalet var mıydı, ya da yayın bitince gidilen lüks bir otel? Begüm’le arasında bir yakınlaşma oldu mu, Merve neden pişman oldu yarışmaya katıldığına? İşte Sabah Gazetesinden Yüksel Aytuğ’un teşekkür ettiği, seyircilerin filozof olarak tanımladığı Hayim ve Survivor yarışmasının bilinmeyenleri…

Survivor maceran nasıl başladı? Katılmak nereden aklına geldi? Arkadaşlarımla uzun süredir Survivor’u takip ediyorduk. Hep katılmak istiyordum ama televizyona çıkmak beni korkutuyordu. Geçen sene iki yakın arkadaşım Dominik’e gittiler. Yarışmacıları yakın…

Koronavirüs Türkiye-İsrail İlişkilerinde Bir Kapı Aralayabilir mi?

Koronavirüs bir çok ilişkiyi yeniden tanımlarken, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin yeniden normalleşmesi için bazı fırsatlar da sunuyor. Ancak bunları değerlendirmek, yeni bir bakış açısıyla ilişkileri ele almak bu iki devletin elinde. İlişkilerdeki güvensizlik ve bunun halklara yansıyan olumsuz etkisi istenirse aşılabilir ama bunun için başta siyasi irade ve dış politikada bir açılım gerekir. Doğal afetlerin ya da pandeminin başlatacağı bir yakınlaşma ancak bu irade olursa sağlanabilir. 
İsrail koronavirüse bir yıldır süren siyasi bir kriz ve Yüzyılın Anlaşması’nın açıklanmasının hemen ardından yakalandı. Pandemiye karşı sert tedbirleri çok hızlı aldı. Zayıf halkası ise modernliği ve seküler yaşam tarzını reddeden Haredimlerdi(ultra-Ortodoks Yahudiler). Türkiye ise koronavirüse karşı biraz daha geç ve bu kadar sert olmayan ama gerekli bir takım tedbirler aldı.  Elinin değdiği her yeri ve her şeyi içine alan ve hayatı durdurma noktasına getiren koronavirüse karşı insanlık büyük…

Sürprizler ülkesi ve siyasi sihirbazı

2 Mart’ta gerçekleşen genel seçimlerden beri İsrail seçimlerini yazabilmek için doğru zamanı bekliyorum. Bu herhangi bir seçim değil. İsrailliler son 11 ay içinde tam üç kez sandık başına gitti. Normal bir durum mu? Hiç değil. Neden hükümet kurulamıyor derseniz, matematiksel bir süreç bu. 120 sandalyeli mecliste 61 sandalyeye sahip olmanız lazım. Ancak seçim barajı (yüzde 3.25) bir hayli düşük. Bu durum çok seslilik ve temsil açısından olumlu olsa da, sistem bu son yılda olduğu gibi kitlenebiliyor. Düşük seçim barajı sayesinde birçok parti meclise girmeye hak kazanıyor. Böylesi bir durumda tek başına hükümet kurmak zaten mümkün değilken, şimdilerde bir koalisyonda anlaşmak bile mucize haline geliyor. Ve her iki seçim sonrasında da aynen bu oldu, koalisyon kurulamadı ve yeniden seçim kararı alındı. Bu nedenle, başroldeki oyuncular aynı, oyunun kuralları aynı, talepler aynı, vaatler aynı, sonuçlar da aynı olunca beklemeye karar verdim. Zaten, seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte d…