Ana içeriğe atla

Din özgürlüğünde düzeltilmesi gereken alanlar var

Türkiye’de din veya vicdan özgürlüğü ile ilgili olarak Ocak 2016 - Mart 2019 arasındaki dönemi kapsayan ‘Hak ve Eşitliğin Peşinde: Türkiye’de İnanç Özgürlüğü Hakkını İzleme Raporu’ yayımlandı.
Türkiye’de din veya vicdan özgürlüğü ile ilgili olarak Ocak 2016 - Mart 2019 arasındaki dönemi kapsayan ‘Hak ve Eşitliğin Peşinde: Türkiye’de İnanç Özgürlüğü Hakkını İzleme Raporu’ yayımlandı. İnanç Özgürlüğü Girişimi tarafından hazırlanan rapor, insan haklarının uygulamada da korunmasını sağlamak amacıyla 1977 yılında kurulan bir sivil toplum kuruluşu olan Norveç Helsinki Komitesinin desteğinde hazırlandı. Din veya inanç özgürlüğü  hakkının bileşenlerini uluslararası insan hakları hukukunu temel alarak inceleyen raporda Türkiye’nin eksik kaldığı noktalar ile birlikte, iyi uygulamaları da belirtiliyor. Raporda ayrıca, mevzuat ve uygulamaların insan hakları hukuku ile uyumlu hale getirilmesi konusunda yol gösterici tavsiyelere de yer veriliyor.

Dr. Mine Yıldırım tarafından hazırlanan raporun ‘Düşünce, Din veya İnanç Özgürlüğü’ başlıklı bölümünde, Türkiye’de inanma, inanmama veya inancını değiştirme hakkının yasal koruma altında olduğu ancak İslam’dan farklı bir din, inanç veya dünya görüşüne sahip olanların aile, iş hayatı ve sosyal çevre bağlamında baskı ve ayrımcılığa yaygın bir şekilde maruz kaldığı veya bu riskle karşı karşıya olduğu belirtiliyor; ilgili devlet kurumlarının ve STK’ların eğitim ve istihdam alanlarında toplumsal farkındalık yaratmaları öneriliyor.

AİHM’ye göre hiç kimse inancını açıklamaya zorlanamaz. Bu çerçevede önemli bir gelişme, 2016 yılında kullanıma giren çipli kimlik kartlarının görünen kısmında din hanesine yer verilmemesiydi. Ancak çipte kişinin din veya inancı kaydedilmekte ve bu bilgiye yetkili kişiler ulaşabilmekte; din veya inanç temelli ayrımcılık riski içermektedir. Ek olarak, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf olma hakkını kullanabilmek için Yahudi ve Hıristiyan öğrenciler isteseler dahi bu alanı boş bırakamıyor. Bu durum hem din veya inancını açıklamaya zorlama durumu hem de ayrımcılık riski taşıyor.

Zorunlu askerlik hizmeti konusunda AİHM, din veya inanç özgürlüğü hakkını vicdani veya din/inanç temelli ret hakkını güvence altına almaktadır. Ancak askerlik şubelerinin vicdani retçi olan bireyleri yoklama kaçağı veya bakaya olarak tespit etmeleri üzerine gelişen süreç kişileri birçok medeni, sosyal ve ekonomik haktan mahrum etmekte. Bu konuda insan haklarıyla uyumlu alternatif bir hizmet seçeneği oluşturulması tavsiye edilmekte.

‘Din veya İnancını Açıklama Hakkı’ adlı bölümde, AİHS’nin 9. maddesi hatırlatılıyor;  “Herkes ibadet etmek suretiyle din veya inancını açıklama hakkına sahiptir.” Bu noktada din veya inanç özgürlüğünün cinsiyet boyutu öne çıkıyor ve kadınların camilerde ibadet etme hakkına dikkat çekiliyor. Diyanet İşleri Bakanlığından kadınların camilere erişimi için uygun fiziksel koşulların sağlanması ve kadınların camilerdeki ibadetlerine müdahale edilmemesi isteniyor.

Raporda dikkat çeken önemli bir başka konu, inanç topluluklarına ve/ya dinî/ruhanî önderlere yönelik tehdit ve saldırıların devam ettiği ve çoğu zaman da cezasız kaldığı. 2015’ten itibaren yaşanan saldırılar, bu saldırıların sonuçları ve hukuki süreçler raporda detaylıca paylaşılıyor. Ülkenin farklı yerlerinde meydana gelen tehdit ve saldırıların maddi zararının yanı sıra hedefledikleri grubu endişeye sürüklediği görülüyor. Özel güvenlik önlemleri almak zorunda kalan topluluklar bu nedenle ağır bir mali yük altındalar. İbadet yerlerinin ve inananların güvenliğinin sağlanması, saldırı ve tehditlerin soruşturulması, cezasız bırakılmaması ve nefret suçlarının izlenmesi, raporlaması, önleyici önlemler alınması raporun altını çizdiği tavsiyeler.



İBADET YERLERİ

Raporun belirttiği bir diğer konu, ibadet yeri olarak kullanılan her yerin ibadet yeri statüsüne sahip olmaması ve bu nedenle bazı ayrıcalıklardan yararlanamaması. Alevi cemevleri, Protestan kiliseleri ve Yehova Şahidi ibadet yerleri bu konuda sıkıntı yaşamakta.

Dini bayram olarak sadece Ramazan ve Kurban Bayramının resmî tatil günleri arasında sayılması sonucunda çeşitli Alevi gruplarının, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Bahailerin bayram ve dinlence günlerinin kapsam dışında kaldığı, devlet ve eğitim kurumlarında resmî tatil olan günlerinin dışında kalan bu dinî bayram veya özel günler için izin hakkı bulunmadığı vurgulanmakta. Raporda iyi uygulama olarak Hanuka Bayramının 2015 yılından itibaren halka açık alanlarda kutlanması ve 27 Ocak Uluslararası Holokost Anma Günü’nün devlet nezdinde anılması gösteriliyor.

Türkiye’de inanç özgürlüğünün en fazla kısıtlandığı alan olarak dini eğitim ve öğretim gösteriliyor. Bunun sebebi ise din ve ahlak eğitiminin sadece devlet gözetim ve denetiminde yapılması ve YÖK çatısı altında olmayan özel kurumların kendi kendini yaşatma imkanı bulamaması olduğu belirtiliyor. 1971 yılından beri kapalı olan Heybeliada Ruhban Okulu bu konudaki en etkili örnek olarak gösteriliyor. İkinci sebep olarak kamu kaynaklarının sadece çoğunluk inancına mensup olanlara yönelik din eğitim ve öğretimi hizmetine aktarılması gösteriliyor. Yani çoğunluk dinine sahip olmayanlar vergileriyle çoğunluğa yönelik dini eğitim-öğretim hizmetlerine katkıda bulunurken, kendi topluluklarına yönelik dini eğitim-öğretim hizmetleri için ek kaynak bulma zorunlulukları bulunmakta. Benzer şekilde, ibadetler sırasında kullanılan dillerin öğretimi için kamu kaynaklarına erişim tüm inanç topluluklarına sağlanmamakta. Din görevlilerini serbestçe atama hakkının yoksunluğu ve kişinin inancına uygun defin ve mezarlık yeri tahsisi raporda değinilen diğer önemli sorunlar.

Raporun ‘Örgü̈tlenme Özgürlüğü ve Din veya İnanç Özgürlüğü’ bölümünde, din veya inanç topluluklarının bir inanç grubu olarak tüzel kişilik edinememesi, vakıf kuramaması üzerinde duruluyor. Önemli bir diğer sorun ise 2013 yılından beri seçim yapamayan cemaat vakıflarının örgütlenme özgürlüğünün gerekli düzenlemelerin yapılmaması nedeniyle fiiliyatta askıya alınmış olması gösteriliyor. Ölüm, istifa veya farklı sebeplerden ötürü cemaat vakıflarının yönetim kurulu üye sayılarının azalması ve eksilen üyelerin yerine yeni kişilerin seçilerek atanamaması sebebiyle vakıfların yönetiminde ciddi sıkıntılar yaşandığı belirtiliyor.



EĞİTİM

‘Eğitimde İnanç Özgürlüğü’ bölümünde, Türkiye’nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 14. maddesi olan “Çocuğun dini veya inanç özgürlüğü korunmalıdır” hatırlatılarak bu konuda çıkan temel sorunlar belirtiliyor. Din kültürü ve ahlak dersinin zorunlu olması, ders içeriğinin nesnel ve objektif niteliklere sahip olmaması, eğitim sisteminin ebeveynlerin çocuklarını kendi dinî veya felsefî görüşleri doğrultusunda yetiştirme haklarına saygı gösterme konusunda yapısal sorunlar içerdiği belirtilirken, AİHM’nin ilgili kararları örnek gösteriliyor. Rapor din dersinin anayasal zorunluluğunun kaldırılması, eğer zorunlu olacaksa dinler hakkında nesnel ve tarafsız bir ders niteliğine kavuşturulması gerekliliğini belirtirken, insan hakları standartlarıyla uyumlu bir muafiyet mekanizması oluşturulması da tavsiye etmekte.

Raporda, seçmeli dersler arasında din dersleri mevcutken farklı din veya dünya görüşlerine ilişkin seçmeli ders seçeneklerinin olmamasına dikkat çekiliyor. Benzer şekilde okullarda dini uygulamalardaki değişimlerle sadece tek bir dinin sembol ve uygulamalarına alan açıldığını, diğer din veya inançların sembolleri, dini uygulamaları veya farklı din veya inançlarda önem atfedilen kişi veya özel günlerle ilgili kutlama veya etkinlikler için kamusal alanda serbestlik bulunmadığı belirtilmekte.

Bir diğer eşitsizlik ise LGS puanlamasında yaşanmakta. Din dersten muaf olan öğrencilerin Liseye Geçiş Sınavı (LGS) puanı hesaplamasında diğer öğrencilerle eşit olmayan bir hesaplamaya tabi tutulduğu ve muaf olan öğrencilerin dezavantajlı durumda olduğu bildirilmekte. Milli Eğitim Bakanlığının bu konuda gerekli önlemleri alarak bu eşitsizlik durumunu ortadan kaldırması tavsiye edilmekte.

Din dersi konusunda raporda belirtilen olumlu gelişmeler şu şekilde sıralanıyor: Yeni programda Alevi inancına, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Doğu dillerine daha geniş yer ayrılması, Türkiye’de var olan din veya inançların listesine Bahai inancı ve Yehova’nın Şahitleri’nin de eklenmesi, “dinimiz”, “peygamberimiz”, “kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim” gibi dini içeriden öğreten ifadeler kullanılmaması. Ancak halen Sünni İslami bakış açısının zorunlu din derslerinde baskın yerini korumakta olduğu gözlemleniyor. Ateizm, agnostiklik ve deizmin ‘Diğer Yaklaşımlar’ adı altında anlatılıyor ancak bunlara yönelik İslami açıklamalar ile beraber ele alınıyor. En temel eksiklik ise zorunlu din dersinin Türkiye’deki dini ve diğer çeşitliliği dikkate alacak şekilde sunulmaması, bu bilincin öğrencilere öğretilmemesinde yatıyor.

Karel Valansi, Şalom Gazetesi 17 Temmuz 2019 http://www.salom.com.tr/haber-111235-din_ozgurlugunde_duzeltilmesi_gereken_alanlar_var.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Unutmayacağız

Unutmayacağız... Bu sözü ne kadar da çok tekrarlıyoruz. Oysa çok değil birkaç yıl sonra her şey gibi o unutulmaz denen şey de unutuluyor. Zamanın akışına bırakılıyor. Bir tek anne-babalar, eşler, çocuklar hatırlıyor, acısını en derinde hissediyor. Bir tek onlar için o yangın devam ediyor. Ateş bir tek düştüğü yeri yakıyor. Bu söz bir kere de hatalı çıksın istiyorum, olmuyor, çıkmıyor. Bu sene 15 Kasım’da bir yazı aradı gözlerim. Ama kuru kuru bir haber değildi istediğim, bulamadım. Fark ettim ki  bu konuyla ilgili sosyal medyada paylaşabileceğim yazılar ya daha önce kendi yazdıklarım, ya Şalom Gazetesi’nde çıkanlar, ya da geçen sene ben dahil dört kişiyle röportaj yapan Agos’un söyleşisiydi. Bu kadar. Aradan geçen 13 sene, 15 ve 20 Kasım saldırılarının vahşetini, korkunçluğunu, kayıplarını unutturmuş olmalı.  Çok daha önemli görülen konular olmalı ki, El Kaide terör örgütünün İstanbul’un göbeğine gerçekleştirdiği bu saldırılar konuşulmadan, kurbanları anılmadan geçilebiliyor. Ya

Prof. İnbar: “Barışçıl bir Ortadoğu görmeyeceğiz”

İbrahim Anlaşması'nın (Abraham Accord) imzalanması, istikrarsız Ortadoğu'da yaşanan bir hayli önemli bir gelişme. Prof. Dr. Efraim Inbar ile İsrail'in bu konudaki duruşunu ve Türkiye-İsrail ilişkisinin geleceğini konuştuk. Prof. Inbar, Kudüs Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (Jerusalem Institute for Strategic Studies, JISS) başkanı ve Bar-Ilan Üniversitesi'nde siyaset bilimi öğretim üyesidir. Prof. Inbar, 23 yıl boyunca Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin (BESA) kurucu direktörü görevindeydi. Ortadoğu stratejik sorunları, İsrail-Filistin diplomasisi ve Türkiye-İsrail ilişkileri konularında uzmanlaşmış olan Prof. Inbar ŞALOM’un sorularını cevapladı.   Geçtiğimiz salı günü tarihi bir ana tanıklık ettik. İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail ile Bahreyn arasında imzalanan barış anlaşmalarını nasıl değerlendirirsiniz? İlk söyleyeceğim bunun sıcak bir barış olduğu. Halklar arasında iletişim var ve malların dolaşımı mevcut. Böyle bir ilişk

“We are Beyond What I Had Dreamed of When I Moved to Dubai”

Cem Habib  We talked about how the peace deal between Israel and the United Arab Emirates affected the Jewish life in the Emirates, with the investment manager Cem Habib, who has been living in Dubai since 2016, and who is one of the founding members of the Jewish Council of Emirates (JCE), the first officially recognized Jewish community of the UAE. How long have you been living in Dubai? What influenced you in deciding to live here? I moved to Dubai in 2016, before I had been living in London. My customer base at that time was in Kazakhstan and it had gotten harder commuting there from London every month after 6 years. There were three direct flights between Dubai and Kazakhstan, every day, with a flight time of less than 4 hours. To improve our quality of life and to spend more time with the kids, we moved to Dubai. When moving, how could you overcome the thought “As a Jew, will I be comfortable living in an Arab country with my family?” I talked to my friends from different countri