Ana içeriğe atla

Henrique Cymerman: “Ortadoğu'da önemli bir jeopolitik devrim yaşanıyor"

İstanbul’u ziyaret eden İspanyol asıllı İsrailli gazeteci Henrique Cymerman ile İsrail-Gazze çatışmasının hemen öncesinde Ortadoğu’yu ve İsrail’i konuştuk. Dünyaya yön veren birçok lider ile röportaj yapmış olan Cymerman ile hem Arap Dünyası’nda büyük değişime yol açan Arap Baharı’nı, hem de İsrail-Filistin sorununu, Suriye’yi ve İran’ı detaylıca tartıştık. İsrail-Hamas ateşkesinden sonra telefonla görüşerek son olaylarla ilgili fikrini aldığım ünlü gazeteciye, bölgenin kaderini değiştirebilecek Mısır-Katar-Türkiye koalisyonunun etkilerini de sordum.
Hamas ve İsrail arasında yaşanan son çatışma sonrasında varılan ateşkes şiddeti durdurmaya yetecek mi? Bölgede barış tahsis edilebilecek mi?
Barış tahsis etmek çok güç çünkü Hamas İsrail’in var olma hakkını tanımıyor. İdeolojileri çok belirgin. Ateşkes ile çatışma duracak. Ana soru ne kadar süre ile duracağı, yeni bir çatışmanın ne zaman olacağı. Çünkü Hamas ideolojisini değiştirmedikçe problem de orada öylece duruyor. Kimbilir belki ileride bazı şeyler bu hikayenin tek kahramanı Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin yardımıyla değişebilir.

Mursi şu an bölgenin en önemli arabulucusu olarak gözüküyor…
Kesinlikle. Bölgede çok önemli jeopolitik bir değişim var. Hamas yıllardır İran’ın etkisindeydi. Silahlarını, füzelerini, askeri eğitimini hep İran sağlıyordu. Bu krizden kısa bir süre önce Hamas bir değişim yaşadı. İran etkisinden Mısır, Katar ve Türkiye etkisine girdi. Bu üçlü koalisyon bölgedeki diğer Sünni ülkelerin de desteğini alıyor. Daha da önemlisi tüm bu hareket uzaktan Obama tarafından kontrol ediliyor ve destekleniyor. Bu bir Hollywood filmi olsaydı adını ‘Barack Obama II’ koyardım. Çünkü bu krizle beraber Obama Ortadoğu’ya geri dönüş yaptı. Mursi her konuda uzlaşmacı davrandı. Barış anlaşmasını devam ettireceğini söyledi, Hamas ile görüşüp yeni bir gerginliğin oluşmasını engellemeye çalıştı. Bunları İsrail aşkı için yapmıyor, Obama’nın mali desteğini devam ettirebilmek için yapıyor. Bu bakımdan Erdoğan’dan daha iyi yönetebildi krizi. Türkiye yeni kurulan koalisyonda var ama daha az etkin diğer iki ülkeye nazaran. Çok yazık çünkü Türkiye çok güçlü bir konumdaydı ve arabulucu olabilirdi eğer sürekli İsrail’e sözlü saldırılarda bulunmasaydı. Mursi ileride olabilecek görüşmelerde İsrail’in kabul edeceği tek hakem olarak gözüküyor.

İsrail Müslüman Kardeşler’le görüştüğüne göre ileride Hamas ile de doğrudan görüşebilir mi?
Hamas ve Müslüman Kardeşler arasında çok güçlü bir bağlantı var ve Mursi’nin Hamas liderleri üzerinde büyük etkisi var. Daha önce Mübarek ile olmayan bir bağlantı bu. İsrail Arap dünyasında büyük bir değişim yaşandığını görüyor ve Müslüman Kardeşler’in kilit isim olduğunu kabul ediyor. ABD ve İsrail Hamas bağlantılarına rağmen Müslüman Kardeşler ile diyalog kurmaya ve bu bağlantıyı kullanmaya karar verdiler sanırım. Bu krizin çok önemli bir sonucu var. Daha önceki İran-Hizbullah- Esad Suriye’si koalisyonunun yerine Mısır-Katar-Türkiye Sünni koalisyonu artık devrede. Bu ülkeler Suudi Arabistan, Ürdün, Filistin Özerk Yönetimi tarafından da destekleniyor. Bu koalisyon Gazze’de birçok şeyi değiştirebilir.

Son olaylar Netanyahu’nun popülaritesini ve seçim sonuçlarını etkiler mi?
Netanyahu puan kaybetti, çünkü birçok kişi özellikle de güneyde oturanlar başladığı işi bitirmediğini düşünüyor. İsrail Hamas’ın askeri altyapısının yüzde 60’ını yok etti. Ancak hala roketler mevcut. Bazıları Gazze’ye girip kalanların da yok edilmesi gerektiğini söylüyor. Hamas rejimini yok etmekten bahsedilmiyor bu zaten imkansız. Bence Natanyahu askeri gücünün sınırlarını anladı ve kara harekâtı yapmamayı tercih etti. Bu ileride yapılmayacağı anlamına gelmiyor. Bence Netanyahu seçimlerde yine çoğunluğun oyunu alarak kazanacak ancak tahmin edilenden daha az oy alacak.

Geçen sene Mahmud Abbas’ın “Filistinliler 1947 BM paylaşımını kabul etmeyerek hata yaptı,” itirafını yaptığı gazeteci sizsiniz. Son olarak mülteci konusundan bahsederek Hamas’ı kızdırdı. İsrail ise kendisini barış yolunda ortak olarak görebileceğini söyledi. Abbas’ın liderliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Abbas bir barış adamı, buna şüphem yok. Birçok kez Yaser Arafat’a “İntifada’nın silahlanmasına destek verme, terörist saldırılardan vazgeç” demeye cüret etmiş biri. 11 Eylül saldırıları günü Arafat’ı arayıp bunları söylediğine ben şahit oldum. Geçen seneki ise röportajdan çok iki saatlik bir pazarlıktı. Benim kim olduğumu çok iyi biliyordu ve benim aracılığımla İsrail hükümetine mesaj yollayabileceğini biliyordu. Ve sana yayınlamadığım bir şey söyleyeyim, görüşme sonrası Başbakan Netanyahu, sözcüsü Zvi Hauser aracılığıyla birçok soru sordu konuşulanlarla ilgili. Abbas bir barış adamı ve inanılmaz şeyler söyledi o görüşmemizde. Şu an söylediği mülteci konusunu bana geçen sene de anlatmıştı. Şu an seçim döneminde olduğumuzdan daha çok yankı uyandırdı sözleri. Bu kendi düşünceleri ve bunda samimi. İsrail ile bir uzlaşmaya varması gerektiğinin bilincinde. Onu tek bir konuda eleştirebilirim. O da İsrail’in Yahudi köklerini tanımaya hazır olmaması. Bunu yapmayarak hata yaptığını düşünüyorum. İsrail onun tanımasına ihtiyacı yok. Zaten istemese de tanıyor. Çünkü İsrail orada, bir gerçek. Ancak bu sayede İsrail kamuoyundan destek alabilir. İkinci bir problem daha var. Bir tane Filistin yok, iki tane Filistin var. Bu sözleri söylerken kimi temsil ediyor? Çoğunluğu temsil ediyor çünkü Filistin Özerk Yönetimi’nin (FÖY) lideri. Ancak İsrail’de olduğu gibi 300 bin yerleşimcinin anlaşmaya karşı olduğunu bildiğin gibi FÖY’de bundan emin olamıyorsun. Hamas Filistinlilerin yüzde 30 belki de yüzde 40’ını temsil ediyor. İsrail bir bedel ödeyecek. Bence ödemelidir de. Problem kiminle anlaşmanın yapılacağı. Netanyahu Abbas’ın gerçek niyetinin ne olduğunu öğrenmeye çalışmalı. Çünkü barış ortağımız yok demek ve bir şey yapmamak bir çözüm değil. Mahmud Abbas ile bir yol bulunmalı çünkü eğer onunla bulunmazsa ileride İsrail’in onu çok özleyeceğini düşünüyorum.

Sanırım iki devletli çözüm Olmert ile sona erdi. Netanyahu’nun programında yok gibi gözüküyor. Gerçekten de iki devletli çözüm öldü mü? Tek devletli veya üç devletli çözümden bahsedebilir miyiz?
Tek devletli çözüm olabilir ama iyi bir çözüm değil. İsrail Yahudi devleti olarak kuruldu. Bu devlette azınlıklar da olabilir tabi ki. Fakat dünyadaki tek Yahudi devletini çift milliyetli bir hale çevirmek uzun yıllar sürecek bir iç savaşa davetiye çıkarmaktır. Bu nedenle İsrail iki devletli çözüm üzerine odaklanmalı. Sorun zamanın geçmesi. Yerleşimler inşa edildi ve zaman geçtikçe bir çözüme ulaşmak gittikçe zorlaşıyor. Filistinliler de yeterince çaba sarf etmiyorlar. Uzun süredir pazarlık masasına oturmayarak büyük bir hata yapıyorlar. Üç devletli çözümde Hamas liderliğinde Gazze, Abbas’lı Batı Şeria ve İsrail’den bahsediliyor. Bu bir çözüm değil. İsrail için en büyük tehlike zamanın geçmesi. Bu tehlike İran’dan, Suriye’den, terörden bile daha büyük bir tehdit. Bugün Ürdün nehri ile Akdeniz arasındaki bölgede 5,9 milyon Yahudi, 5,3 milyon Filistinli Arap yaşıyor. Filistinlilerin 2,5 milyonu Batı Şeria’da, 1,5 milyonu Gazze’de, 1,3 milyonu ise İsrail vatandaşı olarak İsrail’de. Uzun bir süre beklenirse bu bölgedeki Filistinli Arap sayısı Yahudi sayısını geçecek. Belli seçenekler var. Statüko İsrail’i bir ‘apartheid’ ülkeye çevirir, bunu kimse istemiyor. Diğer seçenek ise zor olsa da bir anlaşmaya varabilmek. Üçüncü seçenek ise en olası görünen ama en iyi olduğunu söyleyemeyeceğim çözüm, İsrail’in Batı Şeria’nın belli bölümlerinden tek taraflı çekilmesi. Bugün Batı Şeria’da 360 bin yerleşimci yaşıyor. Bunların 290 bini olası bir barış anlaşmasında toprak değişimi çerçevesinde Abbas’ın İsrail’e bırakmayı taahhüt ettiği bölgelerde yaşıyor. İsrail Batı Şeria’nın yüzde 4’ünü oluşturan bu bölgeler karşılığında Filistinlilere kendi topraklarından vermeyi kabul etti zaten. Bu nedenle bu bölgelerde sorun yok. Geri kalan 70 bin yerleşimci ise gelecekte kurulacak ‘Filistin Devleti’nin sınırları içinde kalıyor. 2005’te İsrail Gazze’den tek taraflı çekilmesi sırasında bu bölgelerde yaşayan kişilere eve dönmeleri için bir program hazırlanmış ve zararları telafi edilmişti. Benzer programın bu aileler için de hazırlanması gerekiyor. Bunu yapabilmek için çok güçlü ve cesur bir başbakanın görevde olması gerekiyor. Çünkü bu başbakan olarak aldığı son karar da olabilir. Ne yazık ki Ariel Şaron bu işi yapabilecek doğru liderdi. Şu an böylesine cesur bir lider olduğunu sanmıyorum. Kim bilir belki de Netanyahu bizi şaşırtır. Bunu yaparsa İsrail’in iyiliği ve geleceği için çok önemli, tarihi bir adım atmış olur.

Netanyahu’nun iki devletli çözüme odaklanması ilginç bir gelişme olur…
Evet şu anda ajandasında yok ama ilk başlarda vardı. İki devletli çözümden bahsetti ancak bu daha çok ABD’nin ültimatomuyla gerçekleşti. O konuşma Obama içindi, Ortadoğu için değildi ne yazık ki. Umarım fikrini değiştirir çünkü bu durum orta ve uzun vadede ‘Demokratik Yahudi Devleti’ kavramının sonu olabilir. Tek taraflı çekilme de iyi bir çözüm demiyorum. Çünkü Gazze’de yaşanan olay Batı Şeria’da da yaşanabilir. Hamas yine bir darbe yapıp buradaki yönetime el koyabilir. Bu sefer buraya da kasamlar ve roketler yerleştirebilir. Buna izin veremez İsrail, bu delilik olur. Bu yüzden tek taraflı bir çekilme değil bir anlaşmaya varılması lazım. Bence İsrail’in 2002’deki Arap Barış Planı’na geri dönmesi lazım. Suudi Arabistan’ın sunduğu bu plan Türkiye dahil 56 Müslüman ülkenin desteğini sağlıyor. Tek kabul etmeyen İran. Bu anlaşmayla İsrail’in 56 ülkeyle diplomatik ilişkisi olabilir ve bu ülkelerin desteği Hamas’a karşı Abbas’ın konumunu güçlendirir.

Netanyahu İran konusuna daha fazla ağırlık veriyor. Hatta bu nedenle nükleer İran dünyanın değil sadece İsrail’in sorunu olarak algılanıyor bazen. İsrail gerçekten yakın gelecekte İran saldırısına maruz kalabilir mi, yoksa bu Netanyahu’nun seçim taktiği mi?
Netanyahu’nun İsrail’in gerçekten tehlike altında olduğunu düşündüğünü sanıyorum. Ancak İran’ın nükleer silah elde ettiği anda hemen İsrail’e saldırmayacağını da biliyor. İran’ın amacı Müslüman ülkelerin lideri olmak ve onların bugün yapamadığını yapabilme kapasitesine ulaşmak. İran rejiminin daha uzun yıllar sürmesini sağlamak da istiyorlar. Saddam Hüseyin’in son resimleri, Kaddafi’nin linç görüntüleri hala akıllarında ve bu sondan korkuyorlar. İran’da bir şeyler oluyor, halk uyanıyor. İstihbarat raporları da bunu gösteriyor. Halkın ne zaman ayaklanacağını bilemezsin ancak nükleer bomba iki yıl içinde ellerinde olacak muhtemelen. Peres bana her zaman şöyle der; “Ana soru İran’da hangisinin daha önce geleceği halk devrimi mi nükleer bomba mı,” İran’da bir istihbarat savaşı devam ediyor. Bu çok gizli bir bilgi de değil. İsrail, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere ve Hollanda İran’ın nükleer silah elde etme tarihi ertelemek için çalışıyorlar. Ve çok başarılı bir savaş bu. Birçok farklı yönde ilerliyor; bilim adamlarına karşı, nükleer tesislerine karşı, bilgisayar programlarına karşı…

Sadece İsrail değil yani…
Hepsi beraber çalışıyor. Amerikalılar çok akıllı. Yumuşak konuşuyorlar ama gerektiğinde savaşa hazırlar. Basra Körfezi’nde bulunan çıkartma gemileri ile bırak İran’ı tüm Asya’yı fethedebilirler. Her şeye hazırlar. İsrail de hazır. İsrail’in Basra Körfezi’nde, Kızıldeniz’de ve Akdeniz’de nükleer denizaltıları olduğu bir sır değil. Netanyahu’nun endişelenmekte haklı olup olmadığını soruyorsun. Haklı, çünkü bu rejimle birkaç yıl sonra kimin başta olacağını ve ne tür motivasyonları olacağını kestirmek çok zor. İsrail çok küçük bir ülke. İsrail’in önemli bir bölümünü yok etmek oldukça kolay. Ancak bunun çok ciddi bir faturası olur ve bunun farkındalar. Bu nedenle İran’ın İsrail’e saldıracağını düşünmüyorum. Dediğin gibi İran dünyanın bir sorunu. 12 bin kilometre menzilli Shahab 6 füzesi üzerine çalışıyorlar. İsrail’e saldırmak için 1500 kilometrelik füze yeter. Şu an ellerindeki füzelerle Avrupa’daki birçok başkente saldırabilirler. Neden bu kadar uzun menzilli füze istiyorlar? Çünkü hedef Amerika. Bu tam İran ile ABD arasındaki mesafe. Bence Barak ve Netanyahu dünyanın ilgisini konunun üzerine çevirmekte çok başarılı oldular. Onlara şapka çıkarıyorum. Ancak eğer gerçekten tek başlarına İran’a saldırmayı planlıyorlarsa, umarım yapmazlar.

Obama göreve geldiğinde Bush’tan farklı olarak Ortadoğu’dan uzaklaşmaya çalıştı fakat Arap Baharı’nın başlaması buna bir ölçüde engel oldu. İkinci döneminde Obama’nın Ortadoğu politikasında ne gibi değişiklikler bekleyebiliriz?
Son Obama-Romney tartışmasında İsrail’in adını 36 kez telaffuz ettiler. Komşuları Kanada ve Meksika’dan bir kere bile bahsetmediler. Avrupa Birliği’ndeki krizden ise çok az konuştular. ABD’den 12 bin kilometre uzakta New Jersey boyutunda bir ülkeden konuştular sadece. İran hakkında daha çok tartıştılar ancak bu İsrail’i koruma konusuyla bağlantılıydı. İsrail ABD’nin iç politikasını ilgilendiren bir konu. Bu nedenle istemese de Obama orada olacak. Başkanlığının ilk döneminde Kahire’ye gidip İslam dünyasına seslendi ve İsrail ile Filistinlileri masaya oturtmaya çalıştı. Ancak çok büyük bir hata yaptı. İsrail’e görüşmelere başlamak için yerleşim inşaatlarını durdurması koşulunu öne sürdü. İsrail yerleşimleri durdurdu, on ay boyunca. Abbas bir görüşmede bana şöyle dedi; “Eğer ABD başkanı İsrail’den böyle bir koşul istiyorsa benim de istemeye hakkım var,” Böylece barış görüşmeleri yıllardır durmuş durumda. Hiçbir şey olmuyor ancak zaman geçiyor. Ve zaman demografik tehditten dolayı İsrail’in aleyhine işliyor. Bir şey daha beni rahatsız ediyor. Arap Baharı, ki bence çok yanlış bir isim seçimi, Müslüman Kardeşler’in Ortadoğu’da genişlemesini sağlıyor ve bu dalga kısa sürede Batı Şeria’ya da ulaşabilir. Hamas Müslüman Kardeşler’dir. Aynı akımın bir koludur. Ne zaman konuşacak İsrail Filistinlilerle? Hamas Batı Şeria’da da başa geçince mi? Başka çözüm yolu yoksa olabilir. Ancak şimdiki yönetimle konuşmayı tercih etmeli.

Batı Şeria’da halk memnun mu Abbas’tan?
Batı Şeria’da harika işler yapıyorlar. Özellikle güvenlik konusunda gözle görülür bir değişim var. Birkaç yıl önce her hafta Batı Şeria’ya giderdim. Her kilometrede farklı bir gruptan militanlar beni durdururdu, İslami Cihad, Hamas gibi gruplar. Bugün Batı Şeria’da güvenli olduğunuzu hissediyorsunuz. Hem bu tür grupları bölgeden temizlediler hem de ekonomiyi geliştirdiler. Ekonomisi şu an krizde olabilir ama bunun nedeni küresel kriz. Aldıkları uluslararası yardımla beraber yüzde 9 büyümeye ulaştılar son senelerde. Gelişimi de görebiliyorsunuz. Birçok bina yapılıyor, yeni yollar inşa ediliyor, hatta yeni bir şehir kuruluyor; Rawabi. İlk Filistin şehri. Bu konuda bir belgesel hazırlıyorum ve gelişmeleri yakından takip ediyorum. Heyecan verici.

İsrail, basın mensupları yoluyla Türk hükümetine mesaj iletmeye çalışıyor gibi. Ancak Başbakan Tayyip Erdoğan İsrail ile görüşmek için üç şartım var ve bu şartlar değişmedi diyor. Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kısa vadede düzelmesi konusunda iyimser değilim ve bu yüzden çok üzgünüm. Eğer Erdoğan’ın şartları yerine getirildiğinde Türkiye-İsrail ilişkilerinin düzeleceğine emin olsam İsrail’de sokaklara çıkıp gösteri yapardım. Benim düşünceme göre İsrail ile süregelen bu ihtilaf ne yazık ki bitirilmek istenmiyor, temel siyasi programın bir parçası olarak sürdürülüyor. Erdoğan Arap dünyasının çok büyük bir değişim geçirdiğinin farkında. Bu Arap dünyasının lideri olması için önemli bir şans. Müslüman Kardeşler’in Mısır’da, Fas’ta, Tunus’ta iktidara geldiği, yakında belki de Ürdün’de başa geçebileceği düşünülürse, bu değişim süreci onun için önemli bir fırsat sunuyor. Çünkü Türkiye’nin önemli bir ekonomik gücü var. Herkes Erdoğan’ın 2023’e kadar iktidarda kalmayı planladığını biliyor. 1960’ların Cemal Abdül Nasır’ı gibi olmak istiyor; Pan Arap ülkelerinin lideri. Gelişmelere bakıldığında Erdoğan’ın bu amaca ulaşmak için şansı var. Eğer bu şansı yakalarsa liderliğini barış için kullanmalı. Çünkü eğer Filistinlilere yardım etmek istiyorsa İsrail ile diyaloga geçip İsraillileri ikna etmesi lazım. Enver Sedat’ın yaptığı gibi. Son yirmi yıldır İsrail halkının yüzde 60’ı barış anlaşmasını ve iki devletli çözümü destekliyor. Bu oldukça yüksek bir rakam. Fakat kimse bundan bahsetmiyor. Herkes İsrail’i yerleşimciler ve işgali devam ettirmek isteyen kişilerden ibaret görüyor. Gelecekte Türkiye’nin bu konuda tıpkı Suriye görüşmeleri sırasındaki gibi pozitif bir katkısı olabileceğini düşünüyorum. Filistin tarafına gittiğimde gördüğüm tek yabancı bayrak Türkiye’ninki. Çocuklar oynamak için Türk askerleri gibi giyiniyorlar. Erdoğan bir kahraman orada. Halkın, İslam’ın dilini konuşuyor. Demokrasinin farklı bir dili bu. Türkiye’deki durumu bilmiyorum ama Mısır’da Müslüman Kardeşler’in başarılı olmasının sırrı cami iletişim ağından geçiyor. Özel bir dile sahip, kişilerle farklı şekilde konuşan bir iletişim şekilleri var. Halka yemek ve ilaç yardımı yapıyorlar. Tüm bunlar seçimlerde bu kadar başarılı olmalarının sırrı.

Türkiye dış politikasında tarafsız konumundan Ortadoğu’nun ekonomik ve siyasi lideri konumuna geçti. Bazılarının Neo-Osmanlı olarak da adlandırdığı bu durum başarılı olabilir mi?
Olabilir. Bir dergide Erdoğan’ı sultan olarak da çizmişler gördüm. Adı imparatorluk olabilir veya olmayabilir ancak buradaki önemli nokta Türkiye’nin gelecekteki konumunun ne olacağı. Türkiye’nin birçok sorumluluğu var. Öncelikle bir NATO ülkesi. Erdoğan tüm Arap dünyasının saygısını kazanmış durumda, herkes ona imreniyor. Çok akıllıca bir strateji ile bu konuma ulaştı. Artık barış için durması gerekiyor. Eğer gerçekten barış istiyorsa, daha iyi bir dünya istiyorsa İsrail ile bir şekilde konuşmalı ama gizli, ama açık, ama doğrudan, ama dolaylı, ama bir çözüm bulunmalı. Ticari olarak ise çok farklı bir politika izliyor. Geçen sene Türkiye-İsrail arasındaki ticaret 4 milyar dolardı. Mavi Marmara senesinde ise 3,1 milyar dolar. İsrail bilim konusunda bir süper güç. İsrail’in Nasdaq’a bağlı ileri teknoloji firmalarının sayısı tüm Avrupa Birliği’nin 27 ülkesinin toplamından daha fazla. Türkiye’nin de 74 milyonluk inanılmaz bir işgücü var. Güçlerinizi birleştirin, beraber bir şeyler üretin.

Suriye’nin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’nin Suriye krizinde taraf olması ne gibi sonuçlar doğurabilir?
Erdoğan çok akıllı. Kırk yıldır iktidarda olan Esad’ın sonunun yaklaştığını biliyor. Erdoğan için Esad’ı yani İran’ı desteklemek daha kolay olurdu. Esad’ın laik seçenek olması ve baskı altındaki Sünni çoğunluğa karşı tüm gücünü kullanması Erdoğan’ın seçimini muhaliflerden yana kullanmasını sağladı. Bir bakıma Erdoğan Sünnilerin lideri oldu. Bu da İran ile arasının açılmasına neden oldu. Böylece İsrail ve Türkiye’nin ortak bir düşmanı oluştu. Erdoğan’ın Suriye konusundaki tavrı doğru. Kendi çıkarları doğrultusunda seçimini yaptı. Esad ile görüşmemesi bu rejimin bittiğinden emin olduğundan. Suriye’deki sorun uluslararası toplumun bu konuda Libya’daki gibi, muhaliflerle gerçek anlamda dayanışmaya girmemesi. Suriye’deki ikinci problemse ayaklanmaların başlamasıyla birlikte ülkeye yerleşen birçok farklı cihat grubunun olması. El Kaide’den, Sina çöllerinden, Afganistan’dan gelen bu gruplar devrimi desteklerken kendilerine de yaşayacak bir yer, bir amaç bulmuş oluyorlar. Suriye dünyanın en büyük kimyasal silah deposu. Bu grupların Suriye’de bulunması ve silahları ele geçirme olasılıkları büyük tehlike yaratıyor. Eğer İsrail silahların bu gruplarının eline veya Lübnanlı Hizbullah’ın eline geçtiğinden şüphelenirse duruma müdahale eder diye düşünüyorum. Ancak şu an öyle bir durum yok, her şey sessiz.

İsrail hangisini tercih eder tanıdığı Esad’ı mı yoksa muhalifleri mi?
Bu büyük bir muamma. İki kötü çözüm arasında seçim yapmak gibi. Henry Kissinger’ın bir lafı vardır; “Ne yazıktır ki İran-Irak Savaşı’nda her iki taraf da kaybetmedi,” Sana pek kimsenin bilmediği bir şey söyleyeyim. Bush başkanlık döneminin sonundayken Esad rejimini bitirmek istedi. İsrail bunu yapmaması alternatifinin daha kötü olduğu konusunda onu ikna etti. ABD Suriye’de belirsiz bir politika yürütüyor. Bir yandan muhaliflere para yardımı yapıyor, öbür yandan Esad rejimini bitirecek adımı atmıyor. Herkes buradaki sorunu oluruna bırakmış durumda.

Arap Baharı sosyal ağlar aracılığıyla birleşen gençlerin çığlığı olarak başladı ancak gösterilerde bulunmayan radikaller seçimleri kazandı. Devrimin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Asıl soru bu ve çok basit bir cevabı var. Kahire’de, Tunus’ta, körfez ülkelerinde gençler ve kadınlar farklı bir düzen için meydanlardaydı, binlercesi. Müslüman Kardeşler meydanlarda yoktu buna rağmen seçimleri kazandılar. Neden? Mübarek ve diğer diktatörler tüm laik muhalefeti yok ediyorlardı. Banka hesaplarını kapatıp, liderlerini öldürüyor, destekçilerini hapse atıyordu. Fakat Müslüman Kardeşler’e karşı farklı bir politikaları vardı. Onların çok güçlenmesine izin vermiyorlar ancak tamamen yok etmiyorlardı. Onları birkaç hafta hapse atıp daha sonra serbest bırakıyorlardı. Kontrol edebilmek için çok büyümelerine izin vermiyorlardı ama altyapı oluşturmalarına ses çıkarmıyorlardı. Sırf Batılı ülkeleri korkutabilmek için var olmalarına izin veriyorlardı. Bu çifte standart devrim sonrası bir tek Müslüman Kardeşler’in seçime hazırlıklı olması, lideri, parası olması ile sonuçlandı ve seçimi kazandılar. Mısırlılar bildikleri, yıllardır orada olan, ilaç ve yemek yardımı yapan Müslüman Kardeşler’e oy vermeyi tercih ettiler.

İsrail’i gayri meşrulaştırma uğraşısı dikkatimi çekiyor, bir de Holokost’u inkâr etme yönelimi arttı. İsrail izole mi oluyor?
Öyle olduğunu sanmıyorum. İsrail çok güçlü bir ülke. Kişi başına en çok mühendis, doktor İsrail’de. Çok iyi üniversiteleri var, 64 yılda on Nobel ödülü var. Ekonomi iyi gidiyor ve küresel kriz İsrail’i çok fazla etkilemiyor bu sefer. Genel olarak birçok Avrupa ülkesinden çok daha iyi durumda İsrail. O nedenle bu konuda bir korkum yok. Ancak demografik gerçekler beni korkutuyor. 64 yaşında ve 8 milyonun altında nüfusu ile İsrail Yahudiler için çok büyük bir devrim yaptı, umarım devam eder.

Konuşmalarınızdan birinde “Gerçek potansiyelinin ortaya çıkabilmesi için azınlık, çoğunluk olmalı,” dediniz. Bu fikirde misiniz?
Kesinlikle. Bu söz İngiliz Yahudi düşünür Sör Isaiah Berlin’e ait ve 16 yaşımda İsrail’e taşınma kararımdan emin olmamı sağladı. Özgür ABD’de bile böyle olduğunu düşünüyorum. Devlet başkanının, başbakanın senden olduğu ülkede geliştiğin gibi gelişemediğini düşünüyorum. Birçok kez kızdırabilirler ama bize ait. Ben Gurion’un dediği gibi, “Bizim fahişelerimiz, bizim hırsızlarımız, bize aitler,”

Sizinle ilgili bir sinema filmi hazırlanıyor, birçok önemli ödül aldınız. Hangi ödül sizin için en önemlisi?
İstanbul’a gelmeden üç gün önce İspanya’dan Liyakat Nişanı aldığımı öğrendim, Orden del Mérito Civil. Bu kralın verdiği en yüksek nişan. Çok mutluyum çünkü anne tarafından Sefarad bir aileye mensubum. İspanya’da en az yedi asır yaşamış Benaroş ailesinden geliyorum. 1492’de İspanya’dan kovulduklarında Fas’a göç ettiler ve 20. yüzyılın başında İspanya’ya geri döndüler. Bu ödülle ‘sonunda adalet yerini buldu’ diyorum. Bu nişana layık görülen ilk gazeteciyim. Benim için çok önemli, annem içinde çok önemli. Bu sene aldığım The Daniel Pearl Ödülü ise farklı açıdan önemli. Bin Ladin’in oğlu geleceğin El Kaide Lideri olarak görünen Ömer Bin Ladin ile röportaj yaparken cep telefonuma ödülü kazandığım mesajı geldi. Daniel Pearl El Kaide liderlerinden biriyle Pakistan’dayken yakalandı ve öldürüldü. ABD’de ödül törenindeki konuşmamda şöyle dedim; “Tam tersi olabilirdi. Şu an Daniel Pearl’e Henrique Cymerman Ödülü veriyor olabilirdiniz. Benzer durumlarla çok karşılaştım sadece daha şanslıydım,”

Yitshak Şamir’den Yaser Arafat’a, Jimmy Carter’dan Süleyman Demirel’e kadar birçok politikacı ile tanıştınız, röportaj yaptınız. Suikasttan 24 saat önce Yitshak Rabin’in son röportajını size verdiğini biliyorum. En çok hangi lider sizi etkiledi?
Birçok başkan, başbakan, kral ve kraliçe ile tanıştıktan sonra beni en çok etkileyen liderin İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres olduğunu söyleyebilirim. Şu an Şimon Peres’in biyografisini yazıyorum ve her hafta buluşuyoruz. Kitap Peres’in ve İsrail’in tarihi kararları üzerine kurulacak. 1948’de İsrail kurulduğunda orada olan tek lider o. Bu bakımdan çok önemli. Kitabın adını ‘Ahead of his time’ (Zamanının ilerisinde) koymayı düşünüyorum. Çünkü yaşadığı dönemin yirmi yıl ilerisinde düşünüyor ve çoğu kez anlaşılamıyor. İnsanlar düşündükleri için hayal diyor, fazla iyimser diyor.

Çok iyimser olduğunu düşündüğüm açıklamaları oldu. Gerçekten bu kadar olumlu bakabiliyor mu yaşanan sorunlara?
Aynı soruyu kendisine sorduğumda bana şu cevabı verdi; “İyimserler de kötümserler de en sonunda ölürler. Ama iyimserler daha iyi yaşar. Bu nedenle ben iyimser olmayı seçtim,” 90 yaşında ve enerji dolu. Bu kitabı yazmamı teklif ettiğinde bana bir şart koştu; Bu bir ‘mémoire’ olmayacak. “Geçmişle ilgilenmiyorum, bundan sonra neler olacağını anlamaya çalışmayı, hayal gücünü tercih ederim,” dedi. Sonunda anlaştık hem geçmişten bahsedecek, hem de gelecekten. Peres bu anlamda beni en çok etkileyen dünya lideri. En travmatik ise Rabin röportajı. Rabin gerçek bir devrim gerçekleştiriyordu. Kişisel ve ulusal bir devrimdi bu. Kendisiyle farklı zamanlarda birçok kez görüştüm ve ondaki değişimi gözlemledim. Askerden devlet adamına, devlet adamından gerçek barış için çabalayan lidere dönüşünü gördüm. 3 Kasım’da Savunma Bakanlığı’nda buluştuk. Suikasttan tam 24 saat önce. Bana ayrılan kırk dakikada dönemin, İsrail’in, dünyanın bir gözden geçirmesini yaptık. Her şey videoya çekildi. Neden bu soruyu sorduğumu bilmiyorum ama son sorum şuydu; “Nasıl hatırlanmak istersiniz?”

Doğru soruyu sormuşsunuz. Cevabı ne oldu?
Sorduğum her soruya cevap verdi bu sorum hariç. Kalktı ve “Görüşme bitti,” dedi. Öldüğünü kabullenmem zamanımı aldı. Katili Yigal Amir’in evine gittiğimde ailesi “Evet o yaptı ve tarihi değiştirecek,” dedi. Ve gerçekten tarihi değiştirdi. Rabin’in öldürülmesi herkes için büyük bir trajedi. Bazen liderler dışında daha önce adını bile duymadığım kişiler de beni çok etkiledi. Mesela Gazze’nin baş psikiyatrı 14-15 yaşında çocukların intihar bombacısı olmamaları için uğraş verdiğini, bu çocukların ülkeleri için ölmeleri değil yaşamaları gerektiğine ikna etmeye çalıştığını anlattı. Bunları anlattığı için hain olarak görülmesine rağmen bu çocukları durdurmak için verdiği mücadele olağandışı.

Türk liderlerden kimlerle röportaj yaptınız?
Süleyman Demirel, Tansu Çiller, ordudan birçok generalle. İsrail Devlet eski Başkanı Ezer Weisman ile birçok kez ziyaret ettim Türkiye’yi, o zaman çok yakın ilişkilerimiz vardı.

Erdoğan ile röportaj yaptınız mı?
Çok isterim. Davutoğlu ile iki yıl önce röportaj yaptım. Erdoğan ile röportaj yapabilmeyi çok isterim. Bence çok etkileyici bir kişiliği var.

Karel Valansi 5 Aralık 2012
http://www.salom.com.tr/newsdetails.asp?id=84962

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1986 Neve Şalom Kurbanları Anıldı / Acılarımız hep aynı

6 Eylül 1986’da Neve Şalom Sinagoguna düzenlenen korkunç saldırıda hayatını kaybeden 22 kişi düzenlenen bir törenle anıldı. Terör kurbanlarının anısına yakınlarının yaktıkları mumlarla başlayan tören Türkiye Hahambaşılığı Vakfı Danışmanı Beri Koronyo’nun anlamlı konuşmasıyla sürdü. Hayatını kaybedenler için okunan duaların ardından Aşkenaz Mezarlığında bulunan anıt mezar ziyaret edildi.

6 Eylül 1986 Cumartesi sabahı saat 09.17’de Neve Şalom Sinagogu acımasız bir terör saldırısına uğradı. Sinagogu basan teröristler, ellerindeki makineli tüfeklerle Şabat ibadetlerini yerine getirmekte olan kişilere saldırdılar, birkaç dakika süren silahlı saldırıda 22 Yahudi hayatını kaybetti.
Şabat duasını kana bulayan bu korkunç katliamın 33. yıldönümünde hayatını kaybeden Aşer Ergün, Avram Eskenazi, Bensiyon Levi, Binyamin Ereskenazi, Daniel Daryo Baruh, Davit Behar, Eliyezer Hara, İbrahim Ergün, İsak Barokas, İsak Gerşon, Jozef Alhalel, Leon Levi Musaoğlu, Mirza Ağajan Babazadeh, Moiz Levi, Dr. Moiz…

CNNTürk 5N1K'da İsrail seçimlerini konuştuk

Suudi Arabistan'ın petrol tesislerine saldırı, Erdoğan-Trump zirvesi ve İsrail seçimleri 5N1K'da konuşuldu https://www.cnnturk.com/tv-cnn-turk/programlar/5n1k/suudi-arabistanin-petrol-tesislerine-saldiri-erdogan-trump-zirvesi-ve-netanyahunun-secimi-kaybetmesi-5n1kda-konusuldu



5N1K / CNNTürk 21 Eylül 2019 (16.00'dan itibaren)

S-400 gölgesinde temmuz ayı

Açıklamalara göre bu hafta içinde S-400 hava savunma sisteminin ilk teslimatı Rusya’dan gerçekleşecek. ABD tarafı birçok kez ilk teslimat ile birlikte yaptırımların işleme alınacağı konusunda uyardı. Ancak halen ortada cevap bulunması gereken bir çok soru var… Son aylarda gündemimizi yoğunlukla meşgul eden S-400 krizi, Türkiye-ABD arasında ardı ardına çıkan sorunların zirvesini oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Türkiye tarafı “hem S-400 alırım hem de F-35” diyerek çıktığı yolda, Amerikan Kongresi’nin sert engellemesiyle karşılaştı. ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan’ın mektubunda, Türkiye'nin S-400 alması durumunda Kongre’nin CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) yaptırımlarını uygulamaya kararlı olduğu yeniden vurgulanıyor ve yol yakınken kararınızdan dönün deniyordu. Yaptırımlar tartışmasında, Türkiye’nin ABD’nin hasımları arasında anılıyor olması ise NATO müttefiki bu iki ülkenin ilişkilerindeki en düşük noktalardan birini gösteriyordu…