Ana içeriğe atla

MLYA 8 - Yazsuyu /kız

Yazsuyu - Tomris Uyar’ın 1973 yılında yazdığı hikâyeden uyarlama
Hikâyeyi Aydın’ın gözünden değil, diğer başrol karakteri Hatice’nin gözünden anlatıyorum. Albert Camus’nün Yabancı’sı gibi hayatın akışına kapılmış, kendi kararlarını bile veremeyen bir karakter olan Aydın’ın sadece acıdığı için birlikte olduğu kız anlatsın istedim hikayeyi. Amaç belli: Vurdumduymaz Aydın’ın canına okumak!

I
Kaç yıl önceydi?
Tam yedi yıl dokuz ay önceydi.
Kalabalık garda zorlukla ilerleyebiliyordu. Her tarafa yığılmış koliler, torbalar, valizler geçişi zorlaştırırken, öbeklenmiş insan tepecikleri de geçiş yolunu kapatıyordu. Akrabaları tarafından çevrelenmiş acemi erler, köylerinden, kasabalarından kaçıp büyük şehirlerde şansını denemek isteyen gençlerle doluydu peron.

Onu her zamanki gibi ağabeylerinden biri getirmişti gara. Mecburi bir vazifeyi yerine getirir gibi onu trene kadar bindirmiş, duygusallıktan yoksun kuru bir hoşçakal demiş, son dakika öğütlerini tekrarlarken oturacağı koltuğu bile seçip kucağına çantasını ve torbasını bırakıvermişti. Onu her zaman olduğu gibi çocuklu ailelerin ve ihtiyarların oturduğu bir kompartımana yerleştirmişti. Hatice etrafına baktı ve sıkıntıyla içini çekti. Bu kadar uzun bir yolculuk nasıl geçecekti?
Önce etrafındakileri inceledi. Yaşlı bir nine eşyalarını -yanıma kimse oturmasın- dercesine yayarak yerleştiriyordu. Kuru köftesiyle haşlanmış yumurtasını yedikten sonra iyice yayıldı. Gürültülü horultusuyla yanına yaklaşanı kaçırtan nine, yol boyunca sürecek uykusuna hemen geçiverdi. Sahanlığa yakın koltukta ise sürekli sıcaktan yakınan orta yaşlı bir karı-koca oturuyordu. Haziran sıcağında seyahat etmenin ne kadar kötü bir fikir olduğu konusunda anlaşmalarına rağmen, bu fikrin kimden çıktığından tutun, peynirin tuzluluğuna kadar sürekli bir tartışma halindeydiler.
Bandırma treni tıklım tıkıştı. Hatice istese de daha rahat bir yer bulamayacaktı. Kaderine teslim olup kendini nasıl oyalayacağını düşünmeye başladı. Önce dışarıdaki manzarayı seyretmeye koyuldu. Çorak toprak, biraz yeşillik, bir göl, tarlalar, birkaç ağaç, sonra yeniden yeşillik. Yol boyunca geçilen yerlerdeki görüntü kendini tekrarlayarak sürüp gidiyordu. Her şey masmavi gökyüzünün altında gözünün önünden hızlıca geçiyordu.
Bu yolu defalarca kat etmişti. Enstitüde okuyordu, çiçek-şapka bölümünde. Zor ikna etmişti ana babasını ve abilerini. Kız kısmı okuyacak da ne olacak derlerdi. Anasının yanında otursun hem ona yardım etsin hem de evlilik zamanı için hazırlansın yeterdi; biraz yemek, biraz dikiş, bol itaat. Kız kısmı baba ocağından koca ocağına giderdi. Çok okumuşlar, liseyi bitirenler arada bir çıkardı kasabadan ama onlar da evlilik kısmetini kaçırmış kız kuruları olarak görülürlerdi. İzin alabilmek için çocukluğundan beri yaptığı gibi ‘kusuruna’ sığınmıştı yine, sakatlığına. Sağ bacağı sol bacağından birkaç santim kısaydı doğuştan. Hep böyleydi. Başka türlü olmayı bilmiyordu. Kendini eksik de hissetmiyordu. Barışmıştı bacağıyla uzun zaman önce. Bir tek diğerlerinin bakışlarıydı kusurunu hatırlatan, her gün, yeniden, hiç aksatmadan.
Kusurlu kızlarının evde kaldığından, kimsenin onu almayacağından emin olan aile izin vermişlerdi dikiş-nakış kursuna gidip oyalanmasına. Hem belki bir şeyler öğrenir, hayat boyu yük olmazdı onlara.
Hatice de gitmeyi çok istemişti. Ne olursa, neresi olursa. Hem çok da güzel kıyafetler dikebiliyordu artık. Üstündeki elbiseyi de o dikmişti. Mavili kırmızılı bu güzel kumaşı şehirde oturan yengesi yollamıştı. Beyaz yakayı da tuhafiyeciden bulmuştu. Elbise modeline ise günlerce dergi karıştırarak karar verebilmişti. Çok özenmişti bu yolculuk için. Saçlarını bir gece önceden yıkamış, nemliyken sıkı sıkı örmüş, bu sabah da onları açarak güzelce fırçalamıştı.
Çantasındaki dergiyi hatırlayıp eline aldı. Ezbere bildiği sayfalarına ve resimlere can sıkıntısıyla göz gezdirirken bir an kafasını kaldırdı ve onu gördü. Sahanlıkta duvara dayanmış ayakta duruyordu. Gözleri hafif dalgın, ağzında bir sigara camdan dışarıya bakıyordu. ‘Temiz giyimli bir köy çocuğu’ diye düşündü ilk bakışta. Gözlerinde bir tedirginlik vardı. Sanki ilk defa evden ayrılmış, ailesinden uzak düşmüş, bir daha da ne zaman döneceğini bilmiyormuş gibi bir bakıştı bu. ‘Olsa olsa benle aynı yaştadır’ diye düşündü. Keşke onunla bir iki kelime konuşabilse. Böylece bu uzun tren yolculuğu çok daha çekilir hale gelirdi. Onu çaresizlik kokan dalgınlığa iten sorunları bir anne şefkatiyle dinler, teselli ederdi onu. Tekrar gözlerini dergisine çevirdi. O sırada bir bakış hissetti üzerinde. Kafasını kaldırdığında göz göze geldiler. Gülümsedi çocuk. Hatice de mutlulukla karşılık verdi.
Tüm yol boyunca yanına gidip gitmemeyi düşündü. İstanbul’a varmaya az kala cesaretini topladı ve yanına yaklaştı.
-Burada ayakta durmaktan yorulmuşsundur. Gel yanıma otur istersen, hem dinlenirsin biraz.
Kabul etti ve peşi sıra vagona geldi. Yanına oturduğunda
-Aç mısın?
Diye sordu, oğlan ‘yok’ dedi. Ama açtı belli. Hatice annesinin sabahtan yaptığı sigara böreğini uzattı. Çekingendi oğlan. Pek konuşmuyordu, sıkıntılı sıkıntılı iç geçiriyordu ara sıra. Hatice adını sordu, cevapladı. İş bulmaya İstanbul’a gidiyormuş, pek tanıdığı yokmuş büyük şehirde. Okulu da bitirmemiş, içi buruk bu yüzden. Ne iş olsa yaparım diyor. Askere de gidecekmiş. Acıdı Hatice çocuğa. Yapayalnız kalmıştı bu vahşi bilinmezlerle dolu dünyada.
-İstersen bana yaz, arkadaşlık ederiz birbirimize, yalnızlık hissetmezsin böylece
Dedi. Hatice bir komşusunun adresini verdi. Abileri bir erkekle yazıştığını öğrense dayaktan öldürürlerdi onu. Oğlan da İstanbul’da kalacağı amcasının adresini yazdı verdi.

II
“Öyle işte ablacım. Oğlanla mektuplaşmaya başladık. Başta üzüldüm şehirde bir başına diye. Yazmaya başladım, hal hatır sordum. Sonra askere gidince mektupları çoğaldı, sıklaştı. Daha bir sevecen, daha bir içten yazmaya başladı. Askerliği bitince neler yapacağımızı konuştuk mektuplarda uzun uzun. Teğmenlerin tüm mektupları okuduğunu bile bile beni sevdiğini söyledi. Hem de kaç defa! İlk defa bir erkek benimle böyle ilgileniyor, böyle güzel sözler söylüyor, planlar kuruyor. Hep evde kaldım diye düşünmüştüm, sakatlığım yüzünden. O ise hiç konusunu bile açmadı. Oysa her sokağa çıktığımda acıyan meraklı bakışlar bana hep kusurumu hatırlatır, evden çıktığıma pişman ederdi beni. Sonraları görmemezlikten gelmeye başladım o bakışları. Asma suratını abla ben alıştım bu durumuma üzülmüyorum dert etme sen.
Nerde kalmıştım? Hah! Askerlik bitince buluşalım diye sözleştik. Bizim Kırkağaç’a gelecek, dev bir ceviz ağacı var onun altında buluşucaz. Çok heycanlıyım tabi. Geceden giyeceklerimi hazırladım. Bizim komşu kızla bilmem kaçıncı defa son gelen mektubu okuyoruz kıkırdayarak. O sırada ortanca abim odaya girmez mi! Elimden mektubu kaptığı gibi başladı bağırmaya, vurmaya. Beni kurtaracak anacım da yok evde. Kollarım, bacaklarım kızardı sonra morluk içinde kaldı. Neyse ki suratıma vurmadı. Bir an duraksadığında, hemen kaçtım evden. Siniri geçene kadar da yaklaşmadım yanına, bahçede durdum. Abimler konuşurken duydum gelince bir güzel benzeteceklermiş Aydın’ımı. Korkudan gözüme uyku girmedi tüm gece, ağladım da ağladım. Sabah olunca babam yanına çağırdı beni. ‘Bu adamın niyeti ciddiyse gelsin yemeğe bir konuşalım, tanışalım’ dedi. İçimde ufacık bir ümitle koşa koşa ceviz ağacına gittim başladım beklemeye. Şık bir lacivert takım elbise ile yaklaştı yanıma. Özenmiş, benim için çok şık giyinmiş. Sevindim. Değişmiş biraz sanki daha bi kendine güven gelmiş. Ama ben biliyorum ki içinde hala bir hüzün, bir yalnızlık var. Ona açık açık durumu anlattım. Niyeti ciddiyse gelsin ailemle tanışsın, yok değilse hemen gitsin dedim. Kollarımdaki çürükleri görünce önce bir duraksar gibi oldu. Canım acıdı diye üzülmüş olmalı. Sonra ‘gelirim tabi, niye gelmiyim seni seviyorum,’ dedi.”
 
III
Aile çok iyi hazırlanmıştı damat adayları için. Envai çeşit salatalar, dolmalar, börekler yapılmış, konu komşu sabah erken saatlerden itibaren bu sürpriz misafir için hazırlıklara katılmıştı. Yemekler yendi, sohbetler edildi, sonunda ana konuya gelindi. Baba işini gücünü sordu, damat garsonmuş. Sana para veriyim bizim oğlanı da yanına al bir dükkan açarsınız beraber dedi. Ama damat gururlu para almak istemedi. ‘Kendi yağımla kavrulurum, gözüm parada pulda değil’ dedi. Hatice sadece bu kadarını duyabildi çünkü annesi kahveleri yapması gerektiğini hatırlattı.

 IV
“Günler su gibi geçti abla. Gelinlik, çeyizlik derken bir baktım nikah masasındayım, bir baktım trenle, aynı trenle, İstanbul yolundayım. İlk günler eve yerleşme telaşıyla geçti fark edemedim bile. Aydın geceleri çalışıyor, gündüzleri uyuyor. Çok yalnız kaldım be abla. Ne benle ne de oğlanla ilgilendiği yok. Para verdiği de yok. Kumaş alamıyorum, kendime bile bir şeyler dikemiyorum. Çalışıyım diyorum. ‘Olmaz öyle şey daha çocuk küçük, öbürü de yolda,’ diyor. Evden çıkıp şöyle bir dolaştığımızı, şehirliler gibi sinemaya, lokantaya gittiğimizi bilmem. ‘Hep para yok, hep para yok,’ diyor. Uğraştım bir iki müşteri buldum.  Onlara şapka, entari dikip az biraz para kazanmaya başladım. Bizimkilere pirinç, zeytinyağı, yolladım. Az biraz da şeker. Çok kızdı bana parayı çarçur ediyorum diye. Sonra dikiş makinesinin sesine kızar oldu. Gece oğlan uyuyor, gündüz koca uyuyor dikiş dikemez oldum. Müşterilerimi kaybettim, azıcık gelirimi de. Neyse ki anam yanımda. Kardeşimin okulu için yanımıza taşındılar bir süreliğine. Hem bana da yardımcı oluyor. Bu seferki hamilelik kolay değil. Hem ufaklığın peşinden koş, hem evi temizle, yemek yap, çamaşır yıka, iş bitmiyor. Ben de fark ettirmemeye çalışıyorum ama çabuk yoruluyorum ayakta kalınca be abla. Sonuçta bir sakatlık var. Ama anlamıyor. Tembellik yaptığımı sanıyor. Ağlıyorum bir köşede sessizce sakatlığıma, sıkıntılarıma, yalnızlığıma…”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayır, hayat her şeye rağmen devam etmiyor

6 Eylül 1986.Uzun bir aradan sonra restore edilerek yeniden ibadete açılan Neve Şalom Sinagogu’ndaki bu ilk şabat duasında normale nazaran daha az bir kalabalık vardı. Henüz okullar açılmadığı için, bir çok aile yazlıklarından İstanbul’a dönmemişti. Bu durum, teröristlerin planladığı kadar büyük bir saldırı gerçekleştirmelerine engel oldu ancak dini vecibelerini yerine getirebilmek için sinagogun kapılarından son kez içeri giren 22 kişinin hayatlarını, geride kalan ailelerinin ve bizlerin umutlarını çaldılar. 1940’larda Galata bölgesinde artan nüfusun ihtiyacını karşılamak üzere Musevi lisesinin spor salonunun iptali ile ibadethaneye dönüştürülen geçici mekan, ileriki yıllarda kurulacak Neve Şalom Sinagogunun da temelini oluşturmuştu. 1951 yılında açılan modern sinagog için seçilen ismin kelime anlamı “barış vahası” idi. Ancak bu 65 yıl boyunca isminin aksine birçok terör saldırısının ana hedefi oldu. 1986 saldırısına kadar Türkiye’deki herhangi bir cami veya kilise gibi gezilebilen, k…

Zelenskiy’nin Ukraynası

İdealist, cesur ve yolsuzluklara karşı duran bir öğretmenin tesadüfler sonucu devlet başkanı olmasını konu alan ‘Halkın Hizmetkârı’ dizisinde oynadığı rol hayatını değiştirdi. Küçük bir kasabadan gelen ve kabare grubuyla ülkeyi gezen 1978 doğumlu Vladimir Zelenskiy, önce önemli bir aktör, sonra ülkenin devlet başkanı oldu.  Oynadığı bu rolle halkın sevgisini, daha önemlisi güvenini kazanan Zelenskiy, geçen sene yapılan seçimlerde rakibi eski Devlet Başkanı Petro Poroşenko’yu büyük bir farkla yenerek Ukrayna’nın yeni devlet başkanı seçildi. Oynadığı rol senaryodan sıyrılıp gerçeğe dönüşürken, siyasi bir tecrübesi olmayan bir komedyenin, siyasete uzak yeni bir ismin seçilmiş olması, halkın daha önce yaşadığı hayal kırıklıklarını, müesses nizama olan kızgınlığını ve bıkkınlığını göstermeye yetiyor. Rusya tehdidi ise dil ve kimlik açısından bir hayli bölünmüş olan halkın tek bir isim üzerinde anlaşmasını sağlamış oldu. Siyasi bir geçmişi, tecrübesi bulunmayan Zelenskiy, Ukrayna’ya vaat e…

Koronavirüs Türkiye-İsrail İlişkilerinde Bir Kapı Aralayabilir mi?

Koronavirüs bir çok ilişkiyi yeniden tanımlarken, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin yeniden normalleşmesi için bazı fırsatlar da sunuyor. Ancak bunları değerlendirmek, yeni bir bakış açısıyla ilişkileri ele almak bu iki devletin elinde. İlişkilerdeki güvensizlik ve bunun halklara yansıyan olumsuz etkisi istenirse aşılabilir ama bunun için başta siyasi irade ve dış politikada bir açılım gerekir. Doğal afetlerin ya da pandeminin başlatacağı bir yakınlaşma ancak bu irade olursa sağlanabilir. 
İsrail koronavirüse bir yıldır süren siyasi bir kriz ve Yüzyılın Anlaşması’nın açıklanmasının hemen ardından yakalandı. Pandemiye karşı sert tedbirleri çok hızlı aldı. Zayıf halkası ise modernliği ve seküler yaşam tarzını reddeden Haredimlerdi(ultra-Ortodoks Yahudiler). Türkiye ise koronavirüse karşı biraz daha geç ve bu kadar sert olmayan ama gerekli bir takım tedbirler aldı.  Elinin değdiği her yeri ve her şeyi içine alan ve hayatı durdurma noktasına getiren koronavirüse karşı insanlık büyük…