Ana içeriğe atla

Doğaya kaçış

Büyük şehirlerde yaşayanların en büyük sorunu belki de zamansızlık. Bir yerlere yetişme telaşı henüz uykudayken dürtmeye başlıyor sinsice. Akşam yatarken aklımdan geçirdiğim, ertesi günün yapılacaklar listesi ile saatler bir türlü tutmuyor, daha gün başlamadan yenilgiyi kabul etmek zorunda kalıyorum. Üstelik genelde keyif veren buluşmalar eleniyor veya kısa kesiliyor. Hepsine yetişmeye çalışsan, bir koşuşturma içinde hiçbiri tam olmuyor, sürekli saati kontrol etmekle trafiği hesaplama arasında bir yerlere sıkışıyor. Bazılarından vazgeçsen, bu sefer de bir yanda vicdan azabı, bir yanda sürekli işlerini erteleme hissi yakanı bırakmıyor. Ağustos Böceği ile Karınca’nın hikâyesi daha çocukluktan beynine işlemiş, bir yerlerden azar azar zehrini akıtıyor.

Daha çekici olsun diye ‘şehrin temposu’ diye adlandırılan bu keşmekeşe bir de yeni dostlarımız olan Facebook, Twitter, Instagram’ı da eklemek lazım. Mezun olduğundan beri karşılaşmadığın ilkokul arkadaşından veya annenin gençken birlikte mangal yaptığı komşusundan haber almanın çekiciliği bir yana, bu sanal dostluk ortamının gerçek, yan yana, ‘canlı’ sürdürülen buluşmalar sırasında da devam ettiğini belirtmeye gerek yok. Güzel bir sohbet için buluşanların, önemli bir e-mail sonrası karşısındakinin ışıklı bir ekrana bakan yansıması ile yetinmesi gerektiğini de biliyoruz.
Yoğun bir tempodan sonra birkaç günlüğüne Bodrum’a kaçtığımda elimde Murakami’nin Sahilde Kafka romanı, aklımda bir arkadaşımın siyaset detoksu tavsiyesi vardı. Bedenim hasır bir şemsiyenin altında uzanırken, beynim Kahire’de süregelen ateşkes görüşmelerindeydi. Önümde müthiş bir deniz, harika bir hava ama çantamda cep telefonu, iPad ve şarj ünitesi. Kendi başına çelişkili bu durum Yunanistan tarafına geçince bir anda çözülüverdi. İradem devreye girdi desem, yalan olur. Şarj etme imkânı kısıtlı; eh bir de bu adalarda internet sadece lokantalarda bulununca, ben de sonunda her şeyi oluruna bırakmaya karar verdim ve elektronik aletleri hatta kitabımı bile valize kapattım.
Manzarayı, doğayı, insanları, kuşları, taşları, her şeyi ama her şeyi içime çektim. Her anı resmetmeye çalışmaktan da vazgeçtim. Güneşin batışını bir makine kadrajından değil canlı olarak, keyfine vara vara seyrettim. Hatıraları kaydetme işini ise beynime bıraktım, o kazısın hafızama istedim. Böylece aslında çok basit görülebilecek olağanüstü bir mucize oldu. Gözlerimin önünde hep yapışık duran bir gözlüğü çıkarıp attım adeta. Ve sadece ama sadece o anı yaşamayı seçtim.
Renkleri fark ettim önce. Mavinin hatta turkuazın ne çok tonu varmış, gökyüzü ne kadar değişkenmiş… Sonra şekiller dikkatimi çekti. Bulutlara bakmak, denizin derinliklerini incelemek ne kadar rahatlatıcıymış meğer... Saatler bir misinanın ucuna takılan ekmek parçası ile minicik bir balığı kandırmaya çalışmakla da geçebiliyormuş hızlıca… Issız bir adada üst üste koyulan bembeyaz taşlar ile yapılan heykeller, en az bir sanat galerisindeki kadar güzel olabiliyormuş… Deniz kenarında uzun uzadıya yenen bir yemek, garsonların bile katıldığı keyifli bir sohbetle birleşince daha bir lezzetli oluyormuş… Rengârenk teknelerle çevrili sahilde balıkçıların ağlarını hazırlamalarını izlemek ne kadar öğreticiymiş meğer… Küçücük çocukların denizden çıplak elleriyle balık yakalamalarını seyretmenin şaşkınlığı belki de en güzeli…
Dün gece şehre döndüm. Ne iki saatlik rötar, ne trafik, ne güneş alerjisi, ne de başka bir şey keyfimi bozmayı başaramadı. Ateşkes ise yeniden bozulmuş, gündem hızla değişiyor. Hayat bensiz de devam edebiliyormuş bunu anladım. Bu birkaç günde bedenim, beynim ama en çok da ruhum dinlendi, tazelendi, duruldu. Yine aynı tempoya birkaç gün içinde döneceğimi biliyorum. Ama büyük bir fark var; artık gerçek tatilin nasıl olması gerektiğini biliyorum. Üstelik bir kere tadını aldım, mümkün değil vazgeçmem.

Karel Valansi OBJEKTİF Şalom Gazetesi 20 Ağustos 2014
http://www.salom.com.tr/haber-92110-dogaya_kacis.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Survivor Hayim’in gerçek dünyası - Söyleşi

Hayim, çok sevdiğim bir arkadaşımın kuzeni. Aklı başında, ne istediğini bilen biri. Askerlik dönüşünde ani bir kararla Survivor yarışmasına katıldığını duyduğumda çok şaşırmıştım. Pek spor yapmayan, atletik olmayan biri neden zor koşullarda, dayanıklılık, irade ve güç isteyen bir televizyon programına katılır? Bunları konuşurken, sayesinde takip etmeye başladığım Survivor ile ilgili tüm merak ettiklerimi de sordum; kameralara yansımayan gizli bir tuvalet var mıydı, ya da yayın bitince gidilen lüks bir otel? Begüm’le arasında bir yakınlaşma oldu mu, Merve neden pişman oldu yarışmaya katıldığına? İşte Sabah Gazetesinden Yüksel Aytuğ’un teşekkür ettiği, seyircilerin filozof olarak tanımladığı Hayim ve Survivor yarışmasının bilinmeyenleri…

Survivor maceran nasıl başladı? Katılmak nereden aklına geldi? Arkadaşlarımla uzun süredir Survivor’u takip ediyorduk. Hep katılmak istiyordum ama televizyona çıkmak beni korkutuyordu. Geçen sene iki yakın arkadaşım Dominik’e gittiler. Yarışmacıları yakın…

Koronavirüs Türkiye-İsrail İlişkilerinde Bir Kapı Aralayabilir mi?

Koronavirüs bir çok ilişkiyi yeniden tanımlarken, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin yeniden normalleşmesi için bazı fırsatlar da sunuyor. Ancak bunları değerlendirmek, yeni bir bakış açısıyla ilişkileri ele almak bu iki devletin elinde. İlişkilerdeki güvensizlik ve bunun halklara yansıyan olumsuz etkisi istenirse aşılabilir ama bunun için başta siyasi irade ve dış politikada bir açılım gerekir. Doğal afetlerin ya da pandeminin başlatacağı bir yakınlaşma ancak bu irade olursa sağlanabilir. 
İsrail koronavirüse bir yıldır süren siyasi bir kriz ve Yüzyılın Anlaşması’nın açıklanmasının hemen ardından yakalandı. Pandemiye karşı sert tedbirleri çok hızlı aldı. Zayıf halkası ise modernliği ve seküler yaşam tarzını reddeden Haredimlerdi(ultra-Ortodoks Yahudiler). Türkiye ise koronavirüse karşı biraz daha geç ve bu kadar sert olmayan ama gerekli bir takım tedbirler aldı.  Elinin değdiği her yeri ve her şeyi içine alan ve hayatı durdurma noktasına getiren koronavirüse karşı insanlık büyük…

Sürprizler ülkesi ve siyasi sihirbazı

2 Mart’ta gerçekleşen genel seçimlerden beri İsrail seçimlerini yazabilmek için doğru zamanı bekliyorum. Bu herhangi bir seçim değil. İsrailliler son 11 ay içinde tam üç kez sandık başına gitti. Normal bir durum mu? Hiç değil. Neden hükümet kurulamıyor derseniz, matematiksel bir süreç bu. 120 sandalyeli mecliste 61 sandalyeye sahip olmanız lazım. Ancak seçim barajı (yüzde 3.25) bir hayli düşük. Bu durum çok seslilik ve temsil açısından olumlu olsa da, sistem bu son yılda olduğu gibi kitlenebiliyor. Düşük seçim barajı sayesinde birçok parti meclise girmeye hak kazanıyor. Böylesi bir durumda tek başına hükümet kurmak zaten mümkün değilken, şimdilerde bir koalisyonda anlaşmak bile mucize haline geliyor. Ve her iki seçim sonrasında da aynen bu oldu, koalisyon kurulamadı ve yeniden seçim kararı alındı. Bu nedenle, başroldeki oyuncular aynı, oyunun kuralları aynı, talepler aynı, vaatler aynı, sonuçlar da aynı olunca beklemeye karar verdim. Zaten, seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte d…