Ana içeriğe atla

Riva Hayim'den güzel bir sürpriz :)

Kelebek 
Korse’nin 
duvarındaki
 delik 
ve 
pazar 
günkü
 tezgahtar

Pazar günü Beyoğlu’ndaki Kelebek Korse Mağazasında, satış elemanı olarak Türk Musevi Cemaat Başkanı İshak İbrahimzadeh vardı. İbrahimzadeh’nin tezgahın arkasına geçmesi, cemaati temsilen değil, kişisel aldığı bir karardı; bunu belirtelim. 
Çoğu kişi okumuştur; Kelebek Korse ile ilgili çok sayıda röportaj yapıldı. Uzun süredir gazetelerde haber olan bir durum. Özetle, ‘10 yıl yasasıyla’ birlikte esnaf yavaş yavaş Beyoğlu’nu terk ediyor. Kelebek Korse’nin sahibi İlya Avramoğlu’nun durumunda ise, 3000 TL olan bir kira bedeli bu yasayla birlikte yaklaşık 30 bin TL oldu. Özetle hukuken mülk sahibi hak sahibi. Yani mülk sahibi dilediğine mülkünü kiralar, dilediğinde de kiracısından 10 katı kira ister. Hatta bu süreçte kiracıyla muhatap bile olmak zorunda değil. Hukuken bir yasa var çünkü. Merhametli falan olmak zorunda değil. Karşı taraf da başka bir azınlığın temsiliyetini yapıyor. Kaldı ki yan taraftaki zincir mağaza bilmem kaç katı kira ödüyor. Bu kiralara dayanabilecek bir esnaf da olacağını sanmıyorum zaten. Kanun belli.
Bir de şu var tabi; her hukuki karar adil mi? Öyle bir zorunluluk da yok zaten. Bu konuyla ilgili aklımda çok soru vardı.  Kelebek Korse’ye giderken kendi kendime çok soru sordum: “Ben bir vakıf olsam ve o mülkün sahibi olsam ne olurdu? Vakıf olmayıp, bir birey olarak yine aynı mülkün sahibi olsaydım o zaman nasıl davranırdım? Vakıfların bireylerden farkları, amaçları nelerdir? Ya da o mülkte kira ödeyip ayakta kalmaya çalışan bir esnaf olsaydım şu an ne hissederdim? Bir vakıf, kendi mağdurlarına yardım etmek için başkasını mağdur eder mi? Hadi onu da geçtim,  bir Yahudi veya Müslüman din adamı haberlere konu olsa, tepkiler ne olurdu? ” Mağazadan içeri girdiğimde aynı soruları iki taraftan da bakıp kendime soruyordum. Bir de baktım ki cemaat başkanımız İbrahimzadeh, kasanın arkasına geçmiş pozitif enerjisiyle dükkândakilere şöyle korse satmaya çalışıyor: “Bak şimdi erkek korsesi de var. Bunu t-shirt’ün altına giyiyorsun, plajda en sportif vücutlu sen olacaksın.”  Mağaza da tıkış tıkıştı. İlya’ya destek için cemaatten herkesin küçük mağazaya gidip geldiği bir gündü. Mağazada gülenler, birbiriyle selamlaşıp sarılanlar da vardı, hüzünlenenler de. Ben hiç esnafın 80 yıllık yerine veda etmeye hazırlanmasına şahit olmamıştım.
Dükkândaki hüzün dağılsın diye İlya Bey’den bir ürün sordum. Sorduğum ürünü raftan birileri indirirken İlya Bey, Şalom yazarı Karel Valansi’nin oğlu Jaki’ye 6-7 Eylül’ü kibarca anlatıyordu: “Bak bu delik 6-7 Eylül olaylarında oldu. Atatürk’ün evi bombalandı diye haberler çıktı. Hepimizden bildiler. Bir gazete vardı, kötü şeyler yazdı. Bu gazeteyi okuyanlar, bu haberlere inananlar mağazanın kapılarını kırıp içeri girdiler, talan ettiler buraları, aldılar her şeyimizi. Her yeri kırdılar. Yukarda terzi kızlar vardı, korse dikerlerdi kumaşlarımızı, makinelerimizi aldılar. O zamanlar kötü zamanlardı. Ermeni bir arkadaşım geldiğinde iki kişi karşılıklı oturur, duvardaki deliğe bakar, o kötü anıları hâlâ konuşuruz. Dileyelim ki bir daha böyle bir şey hiçbir zaman olmasın. Dokunabilirsin duvara Jaki…” Ben 6-7 Eylül’ü ne yazık ki çok geç öğrenmiştim, Jaki ise benden daha şanslıydı. Jaki o talihsiz olayları İlya Bey’den dinlerken bile duvardaki izden gözlerini ayırmıyordu. Ben de deliğe uzun uzun baktım. O hasarı veren şu an neredeydi? Yaptığına üzülmüş müydü? Ya da bilmiyorum işte…

İlya Bey’in anlattıklarını dinlerken kendime bir soru daha sordum: Yeni gelecek kiracı, duvardaki bu delik için İlya Bey kadar bedel ödemiş midir? Ödememişse aylık 30 bin çok az bir kira çünkü.
Bu olayda tarafımı hâlâ seçmemiştim; ta ki iki tarafın bir masada hâlâ oturmadığını duyana dek. Evet, yanlış duymadınız, iki taraf bunca habere, sıkıntıya rağmen karşılıklı oturup konuşmamış. Onun yerine, karşılıklı kırıcı sözler sarf edilmiş. Suratlara kapılar çarpılmış.
İki sevgili bile ayrılırken medenice oturup konuşurken böyle bir duruma gelinmesine yorumum şu: Çok kötü yönetilmiş bir süreç.
Durum nasıl sonlanacaksa sonlansın umalım da iki taraf masada karşılıklı konuşur, kırgınlıklarını giderirler.
Süreç bu şekilde yönetildiği takdirde, sadece ‘hukuken haklı’ mülk sahibine sevgi ve saygılarımı ileterek altını çizmek isterim ki benim tarafım bellidir. Ben de İlya Bey’e destek için tezgâhın arkasına geçer, satışımı yaparım, ta ki oradan çıkartılana dek.

Şalom Gazetesi 3 Haziran 2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“Türkiye-İsrail rekabetinin doğal bir jeopolitik gereklilik olduğunu düşünmüyorum”

EDAM Güvenlik ve Savunma Programı Direktörü Dr. Can Kasapoğlu ile Türk savunma sanayini, Türk SİHA´larına yönelik artan ilgiyi ve yapay zekanın kullanıldığı drone´lar meselesini konuştuk. Ayrıca, Azerbaycan´ın artan bölgesel gücünün yanı sıra, Türkiye´nin ABD, Rusya ve İsrail ile ilişkisi de söyleşimizin gündemindeydi... Türk Savunma Sanayi ve özellikle Türk SİHA’ları bugünlerde bir hayli tartışılıyor, bir savunma başarısı olarak tanımlanıyor. Türk drone’larının teknik yapısı üzerinden yetenekleri neler?  Türk sistemlerinin başarısının arkasında yatan birkaç temel var. Bunlardan ilki, fiyat-kalite dengesi diyebileceğimiz, savunma ekonomilerinin üzerine getirdikleri yük ve muharip kapasite. Libya, Suriye, Irak, terörle mücadele operasyonları örneğinde, en son Karabağ’da, bir konvansiyonel harp durumunda, Türk drone sistemlerinin binlerce uçuş saatine dayanan çok ciddi bir tecrübeyle geldiğini görüyoruz. Bu muharip tecrübe, uluslararası silah pazarlarında çok öne çıkan bir özellik. Türk

Gelişim Forumu'nda Türkiye - İsrail konusunu konuştuk

Karel Valansi ile Türkiye- İsrail İlişkileri 10 Ocak 2021 tarihinde Gelişim Forumu'nun düzenlediği çevirimiçi kapalı oturumda Murat Keçeciler moderatörlüğünde Türkiye-İsrail ilişkilerini tarihsel ve bölgesel gelişmeler ışığında konuştuk  

Alef sohbet

https://m.facebook.com/groups/alefysk/permalink/3824107964279803/ Alef sohbet 20 Ocak 2021