Ana içeriğe atla

AARON STEIN: “AKP’nin iç ve dış politikada attığı en olumlu adımı olan çözüm süreci çöktü”

AARON STEIN:   “AKP’nin iç ve dış politikada attığı en  olumlu adımı olan  çözüm süreci çöktü”32 kişinin hayatına mal olan Suruç Amara Kültür Merkezine yönelik terör saldırısı ile birçok konuda çok kısa bir sürede ciddi değişimler yaşadı Türkiye. IŞİD tarafından gerçekleştirilen bu saldırının başta çözüm süreci olmak üzere Türkiye’ye etkilerini, ABD’nin baskısına rağmen Ankara’nın uzun süredir karşı çıktığı İncirlik politikasını değiştirmesini, son gelişmelerin Türkiye-ABD ilişkileri ve Suriye savaşına olası etkilerini Amerikan düşünce kuruluşu Atlantic Council Refik Hariri Ortadoğu Merkezi Uzmanı Aaron Stein Şalom’a özel olarak değerlendirdi.




Türkiye şimdiye kadar göreceli bir sakinlik yaşadı. Birçok analist Suruç’taki saldırıyı Suriye’deki savaşın Türkiye’ye sıçraması olarak tanımlanıyor. Siz de benzer düşüncede misiniz?
Evet, bu durum Suriye sivil savaşının Türkiye’ye sıçraması olarak tanımlanabilir kesinlikle. Ancak bu son sıçraması diyebilirim. Mülteciler 2012’den beri Suriye sivil savaşının Türkiye’ye olan maliyetinin en belirgin işareti durumunda. Türk-Kürt çatışması bakımından ise bu sıçrama Temmuz 2012’de başladı. PYD’nin üç kantonda yönetimi ele almasıyla, artık üç değil sadece iki kanton var; Cizire ile Kobani, ve Türkiye’deki Kürtlerin YPG saflarında savaşmak üzere Suriye’ye gitmesiyle başladı. Gidenlerin birçoğu çatışmalar sırasında öldürüldü ve 2012-2013’ten beri Türkiye’ye cenazeler dönmeye başladı. Kürt savaşçılar genellikle Türkiye’nin desteklediği muhalif gruplarla girdikleri çatışmada öldüler. IŞİD’in ortaya çıkmasıyla Türkiye’deki Kürt hedeflerine iki hatta üç saldırı gerçekleştirildi. Suriye savaşı Türkiye’ye sıçradı ve çoğunlukla Kürtleri hedefledi.
Suruç, IŞİD’in ilk saldırısı değildi ancak Türkiye’nin birçok politikasında değişimi tetikledi. Bunun sebebi nedir? Bu saldırının farkı neydi?
Değişim üç aşamalı. Birincisi, bu saldırı daha önce gördüklerimizden çok daha profesyoneldi. Çeçen kadını da eklersek bu Türkiye’deki dördüncü IŞİD saldırısı oldu. Suruç’taki saldırı daha iyi organize edilmişti ve çözüm sürecine son darbeyi vurdu. İkincisi, uluslararası kamuoyunun Türkiye hakkındaki görüşü olumsuzdu. Ankara’nın hem bu imajını, hem de IŞİD’i desteklediği algısını değiştirmesi gerekiyordu. Üçüncüsü, Kobani ve Cizire kantonlarının birleştirilmesi Kürtlerin Fırat Nehrini geçerek Afrin’in doğusuna yöneleceği ve ABD’nin hava desteği ile tüm sınırı kontrol etmeye çalışacağı algısını doğurduğunu düşünüyorum. Tüm bunlar Ankara’yı harekete geçirdi, İncirlik politikasını ve belki de hava saldırısı politikasını da değiştirdi.

Aynı saldırılardan bahsettiğimizden emin olabilmek için, bahsettiğiniz bu üç IŞİD saldırısının hangileri olduğunu belirtir misiniz?
Tabi. Adana ve Mersin’de HDP merkezlerine yapılan saldırılar. Kimse sorumluluğu almamış olsa da bu saldırıları IŞİD yapmış gibi gözüküyor, bu ikisini ekliyorum. 5 Haziran’daki HDP mitingine yapılan saldırı da var. Orhan G. tarafından gerçekleştirildi. Bu kişinin Suruç’taki sol toplantısını bombalayanla bağlantısı olduğu düşünülüyor. Bombacılardan en az ikisinin Türkiye vatandaşı olduğunu biliyoruz. IŞİD içinde savaşan Türklerin sayısı yüksek ve bugüne kadar sınırı geçerek geri dönmeyi başardılar.
Daha önceleri Türkiye isteksizdi ancak artık İncirlik Üssünün kullanım iznini verdi, Suriye’de güvenli bir bölgeden de bahsediyoruz. Tüm bu gelişmeler Türkiye-ABD ilişkilerini nasıl etkiler?
Bunu anlamak için henüz erken. İncirlik’i kullanmak Suriye üzerindeki uçuş zamanını azalttığı için ABD’nin istediği bir şeydi. Ancak Türkiye açısından bakarsak İncirlik, ABD’ye uçuşa yasak bölgeyi kabul ettirebilmek için elindeki tek kozdu. Türkiye tüm taleplerini alamadı. Aslında Türkiye taleplerinin çok azını alabildi. Ancak burada bir uzlaşı olduğunu düşünüyorum ve o ödünse Türklerin adlandırmasıyla ‘de fakto güvenli bölgenin’ oluşturulması. Gerçekte pek bir anlam taşımasa da, IŞİD ve dolayısıyla PYD’den temizlenmiş bir bölgenin varlığı ve bu bölge üzerinde uçan veya bölgeye yaklaşan Esad jetlerinin ABD tarafından vurulacağı tehdidi, güvenli bölgeye benzer bir alan oluşturmaya yardımcı olacak. Bu da mülteci konusunda Türkiye’yi rahatlatacak ve muhalif güçlerin Türkiye sınırındaki bölgelerde kendi yönetimlerini kurmalarına yardımcı olacak. Türkiye’nin muhaliflere yönelik ana tedarik hattını da açık tutacağı için Ankara, Esad’a karşı savaşı desteklemeye devam edebilecek. Sorunuza cevap verecek olursam bu bir uzlaşı ancak daha birçok konu üzerinde anlaşmak gerekiyor. Basında konuşulan kadarıyla bu bölgenin parçası olarak düşünülen yerlerde Jabhat al-Nusra ve Ahrar al-Şam’ın önemli bir mevcudiyeti var. Bu durumda ABD’nin hangi gruba hava desteği verip hangisine vermeyeceğini ve bunu nasıl ayırabileceğini söyleyebilmek oldukça güç.
İki ülke arasındaki ilişkiler düzelme yoluna girecek mi?
Bu bir anlaşma ve dokuz ayın sonunda ulaşılan bir uzlaşı. ABD’de, Türkiye’nin IŞİD ile olan ilişkisi konusunda büyük sıkıntı var. Türkiye için ise benzer bir güvensizlik ABD ve politikaları konusunda yaşanıyor. Obama’nın Suriye’den elini çekmeye başladığı ve arkasındaki tüm pisliği tek başına Türkiye’ye bıraktığı düşüncesi var. Bana göre bu sorunları ve tüm bu zorlukları aşabilmek için, bir üssün kullanımı ile ilgili bir anlaşmadan çok daha fazlası gerekiyor.
Türkiye IŞİD ve PKK hedeflerini eş zamanlı olarak bombaladı. Polis ülke içinde birçok IŞİD ve PKK militanına yönelik operasyon düzenledi. Ve ne yazık ki tüm olanların iç yansımalarını yaşıyoruz...
İç yansımalarını görüyoruz. En önemlisi ise, AKP’nin iktidara geldiğinden beri iç ve dış politikadaki, bana göre, en olumlu adımı olan Kürt sorununu çözmeye yönelik siyasi istek ve taahhüdünün çöküşü. AKP’nin Suriye politikası ve Suriye iç savaşının Türkiye’ye sıçraması ile bu iki önemli grup arasındaki farklılıklar daha da arttı. Ve bu durum ciddi anlamda çözüm sürecine zarar verdi ya da en azından ciddi anlamda zayıflattı. Hükümet gittikçe daha milliyetçi bir çizgiye doğru kayarken, Kürt siyasi hareketinin, Türkiye’de polislere yönelik bariz saldırıları kınamak ile IŞİD’a karşı Irak ve Suriye’de savaşan PYD’yi desteklemek arasında bölündüğünü görüyoruz. 
Çözüm sürecinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Her iki tarafın üst siyasi kadrolarının bu sorunu görüşmelerle çözme konusunu benimsediğine inanıyorum. Ancak HDP liderliğinin, doğru olmasa dahi, AKP’nin Suriye’de PYD’ye karşı IŞİD’i desteklediğine dair suçlamalarında buna içtenlikle inandığını düşünüyorum. Ve günümüz hükümetinin HDP’nin ikili oynadığına ve barış sürecine tam olarak kendini adamadığına inandığını da düşünüyorum. Bunları da dikkate alınca, bu iki önemli grup arasında büyük bir uçurum olduğu görülüyor. Bu konunun çözümünün çok daha da zor olacağını gösteren belirtiler mevcut. Bunun yanında, bu senenin mart ayına kadar taraflar arasında uzlaşma sözünün mevcut olduğunu da biliyoruz. Bu, AKP tarafından iç politik sebeplerle, Kürt tarafından ise askeri ve siyasi sebeplerle kenara atıldı.
Türkiye NATO toplantısından ne bekliyordu? Bu toplantıyı nasıl tanımlayabiliriz?
Türkiye’nin NATO üyeliğine çok önem verdiğini düşünüyorum. Birçok kez kendi bağımsız askeri operasyonlarına meşruiyet sağlamak için NATO’ya başvurduğunu biliyoruz. Türkiye’nin NATO’dan bir operasyon kararı çıkmayacağını bildiğini sanıyorum. Benim anladığım NATO Suriye’ye karışmak istemiyor. Sadece yabancı cihatçılar konusunda yardım etmek ve terörist bir saldırı karşısında bazı bölgelere destek vermekle yetinmek istiyor. NATO müttefiklerinin birçoğu kendileri, ülke olarak hareket ediyor ve Avrupalıların çoğu Irak’ta; Hollanda, Belçika, Fransa ve ABD. Suriye’de ise sadece ABD ve İngiltere var. Türkiye Suriye’ye yönelik hava savaşına katılan üçüncü NATO ülkesi. Ancak henüz çok sınırlı bir şekilde katıldı denilebilir. Bu nedenle Türkiye’nin NATO’dan beklediğinin PKK’ye kadar uzanan ‘terör karşıtı’ savaşında destek alabilmek olduğunu düşünüyorum. 
ABD Başkanı Obama yabancı cihatçılar konusunda ABD’nin Ürdün ve Türkiye ile işbirliği içinde   olduğunu açıklamıştı. Türkiye bu konuda ne durumda? Yabancı cihatçı tehlikesi ne ölçüde?
Son birkaç aydır bu konuda bir iyileşme yaşanıyor. Suriye’yi bombalamadan önce Türkiye, ABD’nin IŞİD Karşıtı Koalisyonun Yabancı Terörist Savaşçılar Çalışma Grubu’nun eş başkanı idi. Bu görevine son birkaç ayda ciddiyetle eğildi. Ancak, sınır son üç yıldır açıktı. Bu nedenle bu kadar büyüyen bir sorunu çözmek kolay değil. Suruç ve HDP saldırıları, Batılı ve Araplar hatta dünyanın her tarafından gelen kişilerin Türkiye üzerinden Suriye’ye geçtiği gibi, Türkiye’den de geçildiğini gösterdi. Suriye’de savaşan Türkler de var. Bu kişiler ülkeye geri dönüyor ve bu durum Batı dünyasından çok Türkiye için tehlike arz ediyor.
Suriye çatışmasının geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bundan sonra ne olacak?
Bunu cevaplamak gerçekten zor. Bölgesel güçlerin siyasi bir çözümü desteklemek konusuna yaklaştığını gösteren emareler var. Suriye konusunda siyasi bir çözümün gerekliliği konusunda genel bir uzlaşı oluşuyor. Bunun nasıl yapılacağı ABD ile Türkiye arasındaki temel sorun. Esad kalsa da gitse de, farklı bölgeleri farklı grupların kontrol ettiği ve hepsinin de farklı bir şekilde yönettiği fiili bir durumla karşı karşıyayız. Tüm bunları göz önüne alınca, ya yarı-başarısız devlet (semi-failed state) oluşacak ya da ülke parçalanacak. Ya da bu farklı gruplar birbirleri ile savaşmaya devam edecekler. Tüm bunlar ise Türkiye için sınırı boyunca daha fazla sıkıntı demek.

Karel Valansi Şalom Gazetesi 5 Ağustos 2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayır, hayat her şeye rağmen devam etmiyor

6 Eylül 1986.Uzun bir aradan sonra restore edilerek yeniden ibadete açılan Neve Şalom Sinagogu’ndaki bu ilk şabat duasında normale nazaran daha az bir kalabalık vardı. Henüz okullar açılmadığı için, bir çok aile yazlıklarından İstanbul’a dönmemişti. Bu durum, teröristlerin planladığı kadar büyük bir saldırı gerçekleştirmelerine engel oldu ancak dini vecibelerini yerine getirebilmek için sinagogun kapılarından son kez içeri giren 22 kişinin hayatlarını, geride kalan ailelerinin ve bizlerin umutlarını çaldılar. 1940’larda Galata bölgesinde artan nüfusun ihtiyacını karşılamak üzere Musevi lisesinin spor salonunun iptali ile ibadethaneye dönüştürülen geçici mekan, ileriki yıllarda kurulacak Neve Şalom Sinagogunun da temelini oluşturmuştu. 1951 yılında açılan modern sinagog için seçilen ismin kelime anlamı “barış vahası” idi. Ancak bu 65 yıl boyunca isminin aksine birçok terör saldırısının ana hedefi oldu. 1986 saldırısına kadar Türkiye’deki herhangi bir cami veya kilise gibi gezilebilen, k…

Zelenskiy’nin Ukraynası

İdealist, cesur ve yolsuzluklara karşı duran bir öğretmenin tesadüfler sonucu devlet başkanı olmasını konu alan ‘Halkın Hizmetkârı’ dizisinde oynadığı rol hayatını değiştirdi. Küçük bir kasabadan gelen ve kabare grubuyla ülkeyi gezen 1978 doğumlu Vladimir Zelenskiy, önce önemli bir aktör, sonra ülkenin devlet başkanı oldu.  Oynadığı bu rolle halkın sevgisini, daha önemlisi güvenini kazanan Zelenskiy, geçen sene yapılan seçimlerde rakibi eski Devlet Başkanı Petro Poroşenko’yu büyük bir farkla yenerek Ukrayna’nın yeni devlet başkanı seçildi. Oynadığı rol senaryodan sıyrılıp gerçeğe dönüşürken, siyasi bir tecrübesi olmayan bir komedyenin, siyasete uzak yeni bir ismin seçilmiş olması, halkın daha önce yaşadığı hayal kırıklıklarını, müesses nizama olan kızgınlığını ve bıkkınlığını göstermeye yetiyor. Rusya tehdidi ise dil ve kimlik açısından bir hayli bölünmüş olan halkın tek bir isim üzerinde anlaşmasını sağlamış oldu. Siyasi bir geçmişi, tecrübesi bulunmayan Zelenskiy, Ukrayna’ya vaat e…

Koronavirüs Türkiye-İsrail İlişkilerinde Bir Kapı Aralayabilir mi?

Koronavirüs bir çok ilişkiyi yeniden tanımlarken, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin yeniden normalleşmesi için bazı fırsatlar da sunuyor. Ancak bunları değerlendirmek, yeni bir bakış açısıyla ilişkileri ele almak bu iki devletin elinde. İlişkilerdeki güvensizlik ve bunun halklara yansıyan olumsuz etkisi istenirse aşılabilir ama bunun için başta siyasi irade ve dış politikada bir açılım gerekir. Doğal afetlerin ya da pandeminin başlatacağı bir yakınlaşma ancak bu irade olursa sağlanabilir. 
İsrail koronavirüse bir yıldır süren siyasi bir kriz ve Yüzyılın Anlaşması’nın açıklanmasının hemen ardından yakalandı. Pandemiye karşı sert tedbirleri çok hızlı aldı. Zayıf halkası ise modernliği ve seküler yaşam tarzını reddeden Haredimlerdi(ultra-Ortodoks Yahudiler). Türkiye ise koronavirüse karşı biraz daha geç ve bu kadar sert olmayan ama gerekli bir takım tedbirler aldı.  Elinin değdiği her yeri ve her şeyi içine alan ve hayatı durdurma noktasına getiren koronavirüse karşı insanlık büyük…