Ana içeriğe atla

Çığlık

İki arkadaşım ile birlikte yolda yürüyordum. Güneş batmaya başladığında bir melankoli dalgasına kapıldım. Birden gökyüzü kıpkızıl bir renk aldı. Durup parmaklıklara yaslandım. Alev alev gökyüzü, mavi fiyordun ve şehrin üstünde kan ve kılıç gibi sarkıyordu. Arkadaşlarım yola devam ettiler. Ben ise büyük bir endişeyle öylece kalakaldım. Doğadaki sonsuz çığlığı hissediyordum sanki…
Norveçli Ressam Edvard Munch, Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının ardından sanat tarihinin ikinci en ünlü eseri kabul edilen ‘Çığlık’ tablosunun ilham kaynağı olan o anı bu sözlerle anlatıyordu günlüğünde. Hayat kendi düzeninde devam ederken, bir anda durup panik halinde attığı çığlığı benliğinizin en içinde hissettiriyor. Bir kez gördükten sonra unutulamayan ve ona bakanı derinden etkileyen bu resim, bir bakıma modern insanın varoluşsal krizini, tam çözemediği, anlayamadığı ve en önemlisi kontrol edemediği bir evrende tek başına kalmış olma hissini en çarpıcı şekilde özetliyor.
Gündemin bu kadar hızlı değiştiği, her konunun tüm ağırlığıyla üstümüze geldiği, ancak bu yoğunluğa rağmen tek bir konuyu dahi detaylıca tartışmaya fırsat vermeyen, bir çırpıda daha da ağır bir başka konuyla bizi baş başa bırakıp uçup giden bir ortamda var olmaya, anlam vermeye, devam etmeye çalışmak…
Dış politikanın iç politik kazanca endekslendiği, hayati konuların dahi takım tutar gibi ele alındığı, içeriğini tam bilmeden, kavramadan ölümüne savunanların ortasında, hiçbir tarafa savrulmadan ayakta durmaya çalışmak bu fırtınanın ortasında…
İşte sırf bu nedenlerle bile ‘Çığlık’ bugün de o kaçınılmaz etkisini koruyor.

Sınırı aşıp dünyaya baktığımızda da adı henüz tam konulamamış bir düzensizlik, bilinmezlik, güç boşluğunda bir güçler savaşına tanık olurken, çıkış yolunu el yordamıyla bulmaya çalışmak o kadar zor ki. Örnek alınabilecek, umut vadedebilecek bir lider, bir söylem o kadar az ki. Herkesi kucaklayan, diğerini ötekileştirmemeye çalışan bir anlayıştan o kadar uzaklaşılmış ki…
İnsan hayatı ekonomik değeri ile doğuştan gelen ve seçim hakkı olmayan etnik veya dini inancı üzerinden tartılırken, doğru ve yanlış bu kadar iç içe geçmişken, gelecekten umutlu olmak, hayal kurmak o kadar zorlaştı ki…
Ve tüm bunların ortasında hiç değişmeyen bir gerçek olarak kitleleri bir araya getiren din. Bunu Avrupa’da Müslüman karşıtlığı olarak görüyoruz. Mültecilerin akını ile bu duygu daha da artmış, her musibetin altında yabancılar, yeni gelenler aranıyor. Farklı ülkelerden, farklı sosyo-ekonomik çevrelerden akın edenlerin ortak özellikleri ne diye bakıldığında, sadece inançları öne çıkıyor. Terör örgütlerinin yapılarına bakıldığında da aynı cevabı alınca, herkesi tek bir sepete koyma kolaylığı işi özetliyor. Ne de olsa günah keçisi bulmak her zaman işe yarar. Ortak düşman yaratmak ‘biz’ duygusunu arttırdığı gibi ‘öteki’ne karşı da bir kalkan oluşturuyor.
Ülkeme dönüp baktığımdaysa ötekinin tanımı farklı. Yahudi karşıtlığı ne yazık ki bu konudaki değişmeyen tutkal oluyor. İsrailli ile Yahudi farkını bilmemeyi bir yana bıraktım, her kötülüğün, her olayın ardından oklar tek bir noktaya, Yahudilere yönleniyor. Bu sonuç, aktörler kim olursa olsun, konu ne olursa olsun değişmiyor. Buna sebep olan “Yahudilerin kendisi” diye açıklamak ise klasik kısır döngüyü tamamlıyor.
Oysa günlük gazetelere, internet sitelerine şöyle bir göz atılsa, televizyondaki haber programları dikkatli gözlerse izlense, hatta arama motorlarına Yahudi yazılsa, karşınıza çıkan Türkçe içerikler Yahudi karşıtlığının sürekli beslendiğini ortaya çıkarıyor.
Bunun son örneği devlet kanalında büyük tanıtımlarla yayınlanan Payitaht dizisi. Reyting uğruna nasıl tarihin çarpıtıldığını, tarihi kişiliklerin günümüz bakış açısıyla nasıl yanlış yorumlandığının son örneği. Tüm bunlara rağmen, beni bir Türk Yahudisi olarak en çok rahatsız eden, dini sembollerin siyasete harmanlanıp bir dekor veya aksesuar olarak kullanılması.
Zindanda menora’nın ne işi var? Sabah duasında kullanılan tallet’in politik bir toplantıda nasıl bir yeri olabilir? Yahudi karakteri oynayan aktörün dua okurken Yahudi kurallarına göre başını örtmesi gerekmez mi? Ve daha önemlisi bir duayı çarpıtmaya, değiştirmeye hangi senaristin hakkı olabilir? Bunların cevabı gelir mi dizi yapımcılarından bilmem. Ama tek bildiğim, zaten var olan Yahudi düşmanlığını körükledikleri ve sonuçlarını onların yaşamayacak olmaları. 
Hayat bir şekilde kendi düzeninde, içimizde fırtınalara yol açarak devam ederken, tüm bunların ortasında bir anda durup panik halinde, benliğinizin en içinden gelen ve çaresizce boşluğa atılan bir çığlık çare değil belki ama, başka türlü de devam edilemiyor.
Karel Valansi OBJEKTİF Şalom Gazetesi 15 Mart 2017 http://www.salom.com.tr/haber-102413-ciglik.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Survivor Hayim’in gerçek dünyası - Söyleşi

Hayim, çok sevdiğim bir arkadaşımın kuzeni. Aklı başında, ne istediğini bilen biri. Askerlik dönüşünde ani bir kararla Survivor yarışmasına katıldığını duyduğumda çok şaşırmıştım. Pek spor yapmayan, atletik olmayan biri neden zor koşullarda, dayanıklılık, irade ve güç isteyen bir televizyon programına katılır? Bunları konuşurken, sayesinde takip etmeye başladığım Survivor ile ilgili tüm merak ettiklerimi de sordum; kameralara yansımayan gizli bir tuvalet var mıydı, ya da yayın bitince gidilen lüks bir otel? Begüm’le arasında bir yakınlaşma oldu mu, Merve neden pişman oldu yarışmaya katıldığına? İşte Sabah Gazetesinden Yüksel Aytuğ’un teşekkür ettiği, seyircilerin filozof olarak tanımladığı Hayim ve Survivor yarışmasının bilinmeyenleri… Survivor maceran nasıl başladı? Katılmak nereden aklına geldi? Arkadaşlarımla uzun süredir Survivor’u takip ediyorduk. Hep katılmak istiyordum ama televizyona çıkmak beni korkutuyordu. Geçen sene iki yakın arkadaşım Dominik’e gittiler. Yarışmacıları

Her yaşam bir roman - Panama´daki Türk Yahudileri

Panama´da hızla büyüyen bir Yahudi yaşamı var. Café con Teclas kitabının yazarı gazeteci Sarita Esses´in yanı sıra Antakyalı Eli Cemal, Mersinli Musa İlarslan, Trakya kökenli Julia Kohen de Ovadia ve kuzeni İstanbullu Çela Alkabes de Eskinazi ile göç hikayelerini ve Panama´daki yaşamlarını konuştuğumuz keyifli bir sohbet sizleri bekliyor. Julia Kohen de Ovadia İstanbul doğumluyum. Babam Çanakkaleli Aron Kohen, annem ise Çorlulu Suzi Bahar.  Seneler evvel büyükbabamın eltisi Meksikalı Sultana genç yaşta çocuksuz dul kalınca küçük teyzem Donna’yı yollamasını istedi anneannemden. Donna da Sultana teyzesiyle yaşamak için Meksika’ya gitti. Orada eniştem Moises Mizrachi ile tanıştı ve evlenerek Panama’ya taşındı. Büyükbabam Nessim Bahar vefat edince anneannem Coya, ablam Malka ile iki aylığına kızını görmeye Panama’ya gitti. Ancak orada ablam eniştemle tanıştı, evlendi ve hayatını Panama’da kurdu. Dört çocuğu ve on torunu var. Ablamın düğünü için Panama’ya geldiğimizde ben Saint Pulcherie’de

Ahmet Han: “Türkiye ile İsrail kadar stratejik çıkarları bu kadar örtüşen iki ülke daha yok”

Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Kasım Han ile İsrail’de üç çocuğun kaçırılmasının ardından başlayan süreci, son Gazze operasyonunun hem İsrail-Filistin ilişkilerinin geleceğine hem de dünyada artan antisemitizme etkisini konuştuk. Ayrıca yaşanan tüm bu olayların Türkiye’deki yansımaları ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceğini tartıştık. Dökme Kurşun Operasyonu’ndan sonra İsrail ile Hamas arasında sükûnete karşı sükûnet anlayışı hâkimdi. Ne değişti? İsrailli üç çocuğun kaçırılıp öldürülmesi ile mi işler değişti yoksa daha önceden bunun sinyalleri var mıydı? Tarafların ikisinin de birbirleri ile ilgili bir algıları var. Kim kimin neyi ne kadar stokladığını biliyor. Bu bakımdan herkesin bir müdahale eşiğinin olduğunu düşünüyorum. Yüksek sesle çok söylenmiyor ama pişe pişe bir noktaya geldiği zaman taraflar biliyor ki artık orada mutfağa girmek, müdahale etmek lazım. Bu İsrail için Hamas’ın silahlanması ve altyapısını geliştirmesi ile