Ana içeriğe atla

Prof. Mustafa Aydın: “Türkiye’de muhafazakâr, dindar ve milliyetçi taban büyüyor”

Trump’ın ABD başkanlık koltuğuna oturmasıyla başlayan yeni süreçte belirsizlik dönemi halen sürüyor. Henüz seyri tam çizilemeyen Türkiye-ABD ilişkilerini, enerji konusunda öncelikli konu olan ancak tıkanan Kıbrıs görüşmelerini, artan sağ ve sol popülizmin seçimler arifesindeki AB’ye etkilerini, Rusya meselesini, yaklaşan referandum dahil Türk halkının siyasal sosyal eğilimlerini Kadir Has Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Aydın ile konuştuk


Kadir Has Üniversitesinin siyasal sosyal eğilimler araştırması bize neyi gösteriyor?
Öncelikle son yıllarda gördüğümüz bir trendi teyit ediyor. Türkiye’de muhafazakâr, dindar ve milliyetçi olarak tanımlayabileceğimiz taban büyüyor. Bu sene bu yüzde 60 gibi bir rakama ulaştı. Öte yandan, AKP ve MHP tabanlarında da dünya görüşü ve toplumsal olaylara bakış anlamında ciddi bir yakınlaşma tespit ettik. HDP tabanı ise tamamen Türk siyasal hayatından kopmuş, farklı bir uçta duruyor. CHP bu ikisinin arasında bir yerde. İkinci önemli sonuç, “Ülkenin en önemli sorunu nedir?” sorusuna son iki senedir terör cevabı veriliyor. Bu sorunun yanıtı daha önce hep ‘ekonomi’ olurdu. Bu yıl ilk defa FETÖ sorun olarak belirdi. Geçen sene yüzde 1’in altındaydı, bu sene yüzde 25. Ekonomi ise bu sene üçüncü sırada. 
Bu araştırmada dikkatimi çeken bir konu var. Mesela ekonomi bir sorun olarak görülüyor ama ‘iktidar partisinin ekonomik politikalarını doğru buluyorum’ da çıkıyor. Bu durumu nasıl anlamlandırabiliriz?
AKP tabanında ciddi bir parti aidiyeti ortaya çıkmış durumda. AKP tabanında hükümeti genel olarak başarılı bulma, yüzde 90 oranında. Dolayısıyla özdeşleşme çok yüksek. O yüzden de mesela ekonomiye baktığınızda “Türkiye’de bir ekonomik kriz var” deniyor, ama bunun sorumlusu olarak hükümet görülmüyor.


Diğer partilerde de durum bu şekilde mi?
Diğer partilerde durum böyle değil. Partiye oy verenler o partinin başarı durumunu nasıl gördüklerini soruyoruz. AKP’lilerin AKP’yi başarılı bulma durumu yüzde 90. Geçen sene yüzde 65’ti. CHP’de bu oran yüzde 54, MHP’de yüzde 60, HDP’de yüzde 4,9. Bu sene MHP’ye oy verenler geçen seneye oranla daha memnun gözüküyor. Aynı şey AKP için de geçerli. İkisi de bir bakıma iktidar bloğu. Muhalefet bloğu ise daha mutsuz. Liderlerde de benzer bir durum var. Binali Yıldırım’ı başarılı bulma oranı yüzde 45,5; bu iyi bir oran. Devlet Bahçeli yüzde 18,6; Kılıçdaroğlu yüzde 15,1; Demirtaş yüzde 6,6. HDP, seçmenini Kasım seçimleri sonrası performansıyla mutsuz etmiş gözüküyor.

Parti ile özdeşleşme bu kadar yüksekse, bu durum referandum sonuçlarına nasıl yansır?
Referandum ile ilgili de soru sorduk ama biz anketi yaptığımızda, bu tartışmalar yeni başlamıştı ve konu henüz Meclis Genel Kuruluna inmemişti. Referandum ile ilgili sorumuzda yüzde 35 evet, yüzde 35 hayır ve ciddi bir kararsızlar grubu belirmişti. Ek sorularla desteğin yüzde 42’ye kadar yükseldiğini görmüştük. O günkü tahminimize göre yüzde 42,5 Evet, yüzde 42,5 Hayır, yüzde 15 gibi de kararsız gözüküyordu.

Bugün referandum için ne düşünüyorsunuz?
Çok değiştiğini sanmıyorum. Biraz değişmiştir çünkü cumhurbaşkanının sahaya inmesi mutlaka etki etmiştir. Ama yüzde 90 parti desteği olmasına rağmen, rakamın bu düzeyde çıkması, AKP içinde de henüz karar vermemiş bir kitle olduğunu gösteriyor.

Türkiye’nin Suriye’ye asker yollaması konusunda ne düşünülüyor?
“Türkiye’nin dış politika anlamında Suriye politikasının başarılı buluyor musunuz?” sorusunu birkaç yıldır soruyoruz. Başarılı bulma oranı düzenli olarak yüzde 30’lar civarında çıkıyordu. Başarısızlık ise yüzde 40’larda idi. Bu sene baktığınızda yüzde 32 başarılı, yüzde 31 başarısız, yüzde 36 kararsız. Başarılı bulanlarla başarısız bulanlar arasındaki fark ilk defa artıya geçti, bu sene +1,1 çıktı. Geçen sene -20 idi. Yani şu anda daha başarılı bulunuyor.

Bunun ana sebebi Fırat Kalkanı mı?
Bunu da doğrudan sorduk; “Fırat Kalkanı’nı destekliyor musunuz?” diye. Yüzde 48,8’i operasyonu net bir şekilde desteklediğini söylerken desteklemeyenler yüzde 28,5. Dolayısıyla net bir destek var. Bir adım ileriye giderek, “Olası bir Rakka operasyonu konusunda ne düşünüyorsunuz?” diye sorduk. Bu konu çok konuşulmamasına rağmen destek yüksek; yüzde 57,8. Yüzde 20-30 arasında bir kitle ise Türkiye’nin sınırı dışında askeri bir operasyonu genel olarak desteklemiyor.

Fırat Kalkanı’nın sizce nihai hedefi nedir? IŞİD’i durdurmak mı? Kürt koridorunu engellemek mi?
Fırat Kalkanı operasyonunun hedefi dediğimizde, genel olarak “Türkiye’nin güvenliğinin sınır ötesinde sağlanması” demek lazım. Esas hedef Suriye sınırından Türkiye’ye yönelen güvenlik tehdidin sona erdirilmesi. Bu hedef nasıl gerçekleştirilir diye baktığınızda iki sorun kaynağı öne çıkıyor; PYD ve IŞİD. Hangisiyle daha önce mücadele edileceği taktiksel bir mesele. Fırat Kalkanı çerçevesinde baktığımızda öncelik IŞİD oldu. Sınırdan terörist yollayan, Türkiye tarafına havan topu atan ve mültecilerin yoğun olarak gelmesine neden olan IŞİD’di. O nedenle ona öncelik verildi, ama siyasi açıklamalar IŞİD tehdidi kontrol altına alınınca PYD’ye yönelik bir şeyler de yapılacağını, ya da en azılmak yapılmak istendiğini gösteriyor. Fakat burada şu hataya düşmemek gerekir: Amaç sınır güvenliğinin sağlanması ve Türkiye’ye Suriye’den yönelen tehdidin azaltılması olduğuna göre, bunun için illa askeri operasyon yapmak gerekmiyor. Örneğin, Suriye’de IŞİD’e askeri operasyon yaparak, PYD de caydırılabilir.

Obama döneminde PYD, ABD’nin Suriye’deki kara gücü haline gelmişti. Rusya’nın da PYD ile yakınlaşması söz konusu. Türkiye ABD ile ilişkilerini düzeltmeye çalışıyor, Rusya ile de Suriye konusunda en azından aynı çizgide gitmeye çalışıyor. PYD ileride sorun olmayacak mı?
PYD’nin Türkiye açısından sorun olma özelliği, ABD veya Rusya’dan bağımsız olarak, uzun yıllar devam edecek. Bunun örneğini Kuzey Irak’ta gördük. 40 yıllık bir meseleden bahsediyoruz. Şu anda çok sorun değilmiş gibi gözüküyor, ama doğru değil. Çünkü biz hâlâ Kuzey Irak’ta operasyonlar yapıyoruz, orası hâlâ Türkiye için bir sorun. O yüzden Suriye’nin kuzeyindeki Kürt oluşumları nasıl evrilirse evrilsin, bizim gündemimizde olacak. Ancak şu anki aciliyet arz eden konuya bakıldığında, esas mesele PYD’nin PKK ile bağlantısı net bir şekilde ortadayken, PYD’ye ABD tarafından verilen silahların günün birinde PKK tarafından Türkiye’de kullanılması ihtimali endişe yaratıyor, ki bunun haklı bir endişe olduğuna dair işaretler de belirdi. İkicisi, hem ABD hem Rusya tarafından buradaki oluşumlara bazı sözler verildiğini görüyoruz. Şu anda Türkiye bunu da nötralize etmeye çalışıyor. Her ne kadar Rusya ile PYD arasında bir yakınlaşma ile PYD’nin Suriye’nin geleceğinde alması gereken rolle ilgili Rusya’nın kafasında bazı planlar varsa da, doğrudan PYD ile bağlantılı olan, ona eğitim ve silah veren, sahada kullanan ABD. Obama yönetimi bu konuda kararını vermişti. Sahada kendileri ile işbirliği yapacak bir güç aradıklarında Kürtlerden başkasını bulamadılar. Bunda Obama yönetimi ile Türkiye arasında son üç yıldır yaşanan gerginliğin ve karşılıklı güvensizliğin de payı oldu. Şimdi Trump yönetimi bu konuyu yeniden ele alacağını söyledi; hatta Obama’nın basına yansıyan Rakka planını rafa kaldırdı; Pentagon’a yeni bir çalışma yapması ve bu çalışmada hiçbir sınırlama olmadan düşünmeleri söylendi. Bu önemli; çünkü artık Türkiye buna bir girdi sağlayabilecek pozisyonda, zira Türkiye artık sahada. Amerikan yönetiminin önümüzdeki birkaç hafta içinde bu konuyla ilgili bir karar vereceğini tahmin ediyorum. PYD ile devam kararı çıkarsa Türk-Amerikan ilişkilerinin önümüzdeki dört yılının da gergin geçeceği açık.

Türkiye İsrail ve Rusya ile sıkıntılı ilişkilerini normalleştirme sürecinde. Bunda enerji de önemli bir paya sahip. Kıbrıs meselesi ise bu konuda önemli bir yer tutuyor ve tüm beklentiler 2016 sonu çözülmesi üzerineydi. Şu anki durum nedir?
Kıbrıs konusu hep zordu. Türk tarafının ciddi çabası olduğunu düşünüyorum. Rum tarafı bu sefer buna belli ölçüde ayak uydurdu ve olumlu bir hava oluştu. Çevresel konuları çözdüler ama toprak paylaşımı, güvenlik (Türkiye’nin garantörlüğü ve oradaki askerleri) ile devlet yönetiminin nasıl paylaşılacağı gibi ana konulara gelince işler tıkandı. Oradaki tıkanıklığı açacak şey Türkiye ile Yunanistan’ın tavrı idi. O zamana kadar ‘bu Kıbrıs’ın iç meselesidir’ diyen Yunanistan, Zürih’teki görüşmelerde işi sabote etme yolunu seçti. Daha doğrusu Yunanistan Dışişleri Bakanı, pazarlığa hazır olmadığını söyleyip, toplantıyı terk ederek niyetini gösterdi. Görüşme ve pazarlık yapılmayacak ise, Zürih’e neden gidildi? Kıbrıs Rum tarafı da son olarak parlamentosunda Enosis (Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi) ile ilgili anma günü kararı alarak işi nihayetlendirdi: İki toplumu birleştirmeye yönelik müzakereler yapılırken, taraflardan biri böyle bir karar alıyorsa bu karşı tarafa açık mesajdır; ben senle birleşmek değil başka bir şey hayal ediyorum demektir.

Kıbrıs meselesinde bu kadar sona yaklaştık derken nasıl böyle bir geri dönüş meydana geldi?
Kıbrıs’ta Rum tarafı müzakereler yoluyla bir çözüm istemiyor aslında, bence nedeni bu. Rumların kafasında bir çözüm modeli var ama o model Türkler için bir çözüm değil. Rum tarafın Türklerin Rumların çoğunluk olacağı devlete katılmalarını istiyor. Rumların kafasındaki azınlık statüsündeki Türkler. Bu 1950’lerden beri değişmedi. Unutmayalım, en son farklı bir öneri getiren Annan Planını da Rum tarafı reddetmişti. Başta Ortodoks Kilisesi olmak üzere, Rum tarafında çözümden yana olmayan güçlü gruplar var.

Buna rağmen enerji bu süreci hızlandırabilecek bir güç gibi gözüküyordu…
Evet bu söylendi. Fakat bugün siyasi olarak anlaşılabilse bile, işin çözülebilmesi için büyük finansman kaynakları gerekiyor. Toprak değişimi, toprak veya bina sahiplerine verilecek tazminatlar için 30 milyar Euro’ya ulaşan rakamlardan bahsediliyor. Bu maliyeti kim karşılayacak belli değil. ABD ve AB’nin vereceklerini söyledikleri miktarlar yeterli değil. Bu adadaki en önemli ekonomik potansiyeller eğitim, turizm, enerji. Turizm ve eğitim uzun vadeli ve yatırım gerektiriyor. Dolayısıyla enerji konusu öne çıkarıldı. Buradan gelecek geliri bu işin çözümüne harcayalım dendi; ama Rum tarafı bunu konuşmaya dahi yanaşmadı. Adanın güneyinden çıkıyor zaten, nasıl harcayacağımıza biz karar veririz gibi bir yaklaşım var. Ortak bir gelecek kuruluyorsa, enerji gelirleri de bir kaldıraç olarak kullanılmalı anlayışında olmadılar. Bu tür yaklaşımlara bakınca Rumların çözümle ilgilenmediklerini düşünüyorum.

ABD’de Trump seçildi ve dünyada popülist liderlerin sembolü oldu. Şimdi önümüzde Avrupa’da önemli seçimler var ve aşırı sağcı ve popülizmi kullanan liderler öne çıkıyor. Avrupa Birliği projesini nasıl bir gelecek bekliyor?
Avrupa’daki dünyada olan bir trend aslında, Hindistan’dan ABD’ye kadar. Tüm dünyada sağ ve sol popülizm yükseliyor, bu pek çok ülkede meclislere yansıdı zaten. O nedenle örneğin Fransa’nın daha muhafazakâr ve popülist politikalar izlemesi için illa da Marine Le Pen’in cumhurbaşkanı olması gerekmiyor. Meclisteki varlığı bunu zorluyor zaten. Mülteci karşıtı, zenofobik politikalar Avrupa’nın her yerinde var. Bunun nasıl kontrol altına alınacağını ve nasıl yönlendirileceğini ise henüz kimse bilmiyor. İkinci mesela İngiltere. Öncelikle Brexit’in zaten AB’yi zayıflatıcı bir etkisi olacak. İkinci olarak, eğer Brexit başarılı olursa, yani İngiltere AB’den ayrıldıktan sonra refah anlamında iyiye giderse, bunun AB üyelerine vereceği mesaj çok net: AB’nin dışında olmak, içinde olmaktan daha iyi. Bir başka konu, henüz AB içerisinde nasıl karşılık vereceklerini tam olarak bilmedikleri Rusya meselesi. Rusya yine Avrupa’nın doğusundan batıya doğru hareketlenme içerisinde. Buna AB şu ana kadar Merkel’in zorlamasıyla bazı yaptırımlarla karşılık vermeye çalıştı. Ama Merkel’in de Almanya’daki konumu sallantıda. Merkel, yani şu anda eski rejimi ayakta tutan isim de giderse ne olacağı ciddi bir soru olarak ortada duruyor. Bunlar AB’yi parçalanmaya götürebilecek bir süreci de başlatabilir, farklı çemberlerden oluşan farklı Avrupa Birliklerini de ortaya çıkartabilir. Yani tek bir AB yerine, örneğin dış politika alanında işbirliği yapan 20 devlet, ekonomide işbirliği yapan 25 devlet vb. gibi bir yapı oluşabilir.

O zaman Rusya daha rahat hareket etmeyecek mi?
Şart değil. Örneğin AB’nin bugünkü yapısında Türkiye’ye yer vermek istemeyen bazı devletler, o tür fonksiyonel bir yapılanmada örneğin dış politika alanındaki işbirliğinde Türkiye’nin olmasını isteyebilirler. Öyle bir AB’nin farklı işbirliği alanlarında örneğin Ukrayna da olabilir. Belki Rusya bile olabilir; bu noktada Rusya’nın Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı üyesi olduğunu unutmayalım. Yapının nasıl evrileceğini tam olarak bilmiyoruz ama AB bugünkü AB olmaktan çıkabilir, zayıflayabilir. O zayıflık bir taraftan Rusya’yı rahat ettirebilir, ama diğer taraftan Avrupa’ya tehdit olmaktan da çıkartabilir.

Rusya’da ise ekonomik bir kriz var sonuçta. Nereye kadar devam edebilir?
Rusya’da popülist ve otoriter bir yönetim var. SSCB’de de korkunç ekonomik krizler vardı ama yıllarca devam etti. Sonunu getiren de ekonomik kriz oldu ama bu krizin varlığı karşı tarafı hemen çökertecek bir şey değil. Orada asıl önemli olan ABD’nin tavrı. Obama ABD’yi Bush döneminin yoğun müdahaleciliğinden daha geriye çekmek istedi ve bu da Rusya’ya uluslararası alanda belli bir yer açtı. Şu anda Trump yönetiminin Rusya’ya karşı nasıl bir politika izleyeceğini görmeyi bekliyoruz. Örneğin, NATO’nun aldığı sert kararlar var; ABD bunları daha ileri götürmeye karar verecek mi? Ya da Rusya ile küresel sorunlarda işbirliği yapmayı tercih ederek, bizim önceliğimiz IŞİD, Kuzey Kore ve İran’dır mı diyecek. İkincisi olursa, Rusya’nın bazı yaptıklarına göz yumabilir. Bu iki politika, birbirinden tamamen farklı iki dünya demek. O yüzden ABD’nin ne yapacağı çok önemli. Burada Avrupa tek başına belirleyici olamaz.

Yani Trump’ı bekliyoruz…
Evet; zira şu an dünyanın en güçlü devleti ABD ve orada önemli bir iktidar değişimi yaşanıyor. Bir önceki iktidarın yaptığı her şeye karşı çıkan ve onu tamamen değiştireceğini söyleyen bir iktidar var şu anda yönetimde. Dolayısıyla daha net konuşabilmek için ne yapmak istediğini görmemiz gerekiyor. Bunu şu anda öngörebilmek kolay değil.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ABD - İran gerginliği ve Türkiye

ABD, İran’a yönelik baskısını arttırmaya devam ediyor. Müttefiklerinin telkinlerine rağmen tek taraflı olarak İran nükleer anlaşmasından ayrılan ABD, geçtiğimiz ay içinde Devrim Muhafızlarını da terör örgütü listesine almıştı. Devlet dışı aktörleri görmeye alıştığımız bu listeye İran ekonomisinin hatırı sayılır bir bölümünü de elinde tutan Devrim Muhafızları’nın eklenmesiyle İran’ın petrolünü satması daha da zorlaşıyor. ABD’nin hedefi, ekonomisi hidrokarbonlara dayalı enerji malları üretimi ve ihracatına bağlı olan İran’ı bu gelirden mahkûm ederek, deyim yerindeyse diz çöktürmek. İçindeki rejim değişikliği isteğini de saklayamıyor. ABD bir destek verse yapay kabul ettiği devrim rejimi çökecek, Amerika dostu İranlılar yönetime geçecek ve eski ‘güzel’ günlere kavuşulacak sanıyor. İran’ın gelirinin önemli bir bölümünün kaynağı olan petrol ihracatını sıfıra indirerek tamamen bitirmeyi amaçlayan ABD Başkanı Donald Trump bunu kademe kademe uygulamaya soktu. Anlaşmadan ayrılma kararının ardı…

İran yaptırımları ters teper mi?

ABD, İran’a yönelik yaptırımlarını gittikçe sıkılaştırıyor. ABD’nin hedefi ekonomisi hidrokarbonlara dayalı enerji malları üretimi ve ihracatına bağlı olan İran’ı bu gelirden mahrum etmek böylece hem bölgedeki etkisini ve gücünü kırmak, hem de nükleer silah sahibi olmasını engellemek. İzlediği yol da bu yönde. En son Devrim Muhafızlarını terör listesine alarak ve muafiyetleri uzatmayarak bu konuda hiçbir şekilde geri adım atmayacağını gösteren Trump, bu hafta da İran'ın bir diğer önemli gelir kaynağı olan demir, çelik, bakır ve alüminyum sektörlerine yönelik yaptırım getiren başkanlık kararını imzaladı.

Petrol konusunda ‘İran yerine Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden alın’ diyen ABD, Türkiye gibi bu ülkelerle pek de sıcak ilişkileri olmayanları veya artacak maliyetlerini pek düşünmüyor. Hatta müttefiklerine dahi yaptırım uygulamaya hazır gözüküyor. Türkiye ise bu konuda bir istisna oluşturamıyor çünkü S400 başta olmak üzere Türkiye-ABD ilişkilerinin durumu ortada.

A…

S-400 gölgesinde temmuz ayı

Açıklamalara göre bu hafta içinde S-400 hava savunma sisteminin ilk teslimatı Rusya’dan gerçekleşecek. ABD tarafı birçok kez ilk teslimat ile birlikte yaptırımların işleme alınacağı konusunda uyardı. Ancak halen ortada cevap bulunması gereken bir çok soru var… Son aylarda gündemimizi yoğunlukla meşgul eden S-400 krizi, Türkiye-ABD arasında ardı ardına çıkan sorunların zirvesini oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Türkiye tarafı “hem S-400 alırım hem de F-35” diyerek çıktığı yolda, Amerikan Kongresi’nin sert engellemesiyle karşılaştı. ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan’ın mektubunda, Türkiye'nin S-400 alması durumunda Kongre’nin CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) yaptırımlarını uygulamaya kararlı olduğu yeniden vurgulanıyor ve yol yakınken kararınızdan dönün deniyordu. Yaptırımlar tartışmasında, Türkiye’nin ABD’nin hasımları arasında anılıyor olması ise NATO müttefiki bu iki ülkenin ilişkilerindeki en düşük noktalardan birini gösteriyordu…