Ana içeriğe atla

Populism, a temporary wind or a deep-rooted change?

After Brexit in the United Kingdom and Donald Trump's victory in the U.S., the world has been anxiously awaiting European elections where populist names have been resurgent. In many European countries, populist leaders and their political parties/movements are definitely on the rise. We can see this trend in many European countries including France. For the first time in its history, France is going into the second round of the presidential elections without any of its traditional political parties.


Their opponents see populist leaders as demagogues using public discontent for their own benefit. Populism pushes at the edges, for sure. Its main aim is to disturb the established political order. It ignores the political realities and also political compromise to achieve a solution. Its target is to challenge the status quo, upstaging traditional mainstream parties.

Populists are seen as new and brave voices against the traditional ruling elites who are perceived as indifferent to the problems the ordinary people face. Their supporters believe that the system is not working properly, and fails to deliver its promises. There is a serious distrust in political institutions. They think that traditional parties and politicians don't represent them and more importantly don't care about them. It has to be noted that we are witnessing an increase in divisive behavior, polarization in the society, human rights violations and unfair access to education, employment and other economic and social resources that create this feeling.

Economic stagnation and terrorism helped populists make their case. They perceive migration as the main culprit. They clearly otherize refugees, minorities and new comers who are mainly Muslims.

The main issue with populism is that it considers people as homogeneous. It assumes that people think the same and act the same way. It strongly advocates the idea of popular sovereignty above the sovereignty of democratic institutions. As a consequence, the world becomes black and white for them. They don't accept any other opinion but their own due to the fact that they are the majority. Therefore, the minorities are pushed out and marginalized.

For many, the rise of populist leaders is the unavoidable result of capitalism, which generated economic problems rather than remedy them, and also inequality instead of serving the interests of the people. Can we explain the rise of populism with economy? If it is so, we can conclude that fixing the economy will end the rise of this phenomenon. However, even though a good economy would for sure help solve some problems, there will still be groups unhappy with multiculturalism. The problem is not just the economy but at the same time multicultural society and Western identity, culture and values that are perceived to be endangered by newcomers. The xenophobia and Islamophobia are nurtured from this fear.

People fear the change. The change in the demography is not the only one. The technological changes that affect employment opportunities, the globalization, growing inequality, and terrorism that arrived in city centers affecting daily life generate anxiety and fear. There is always a tension between progress and stability. However, progress without any change is not possible and change creates winners but also losers. For the winners, it is easy to ignore the fact that progress can have negative consequences as well. In that respect, people voting for populist leaders want change only if it is for their own advantage. They are trying to avoid the cultural, social and economic changes that may cause fear and discomfort them.

It can be added that so far populism has never been taken so seriously. Some thought of it as a wind that will come and then blow over. However, its reasons and consequences should be debated in order to reach some real answers. It is not a short term abnormality but the result of a deep distrust against the tradition of politics, the role of the institutions and the functioning of the politics that favors some, ignoring the needs and expectations of the masses.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayır, hayat her şeye rağmen devam etmiyor

6 Eylül 1986.Uzun bir aradan sonra restore edilerek yeniden ibadete açılan Neve Şalom Sinagogu’ndaki bu ilk şabat duasında normale nazaran daha az bir kalabalık vardı. Henüz okullar açılmadığı için, bir çok aile yazlıklarından İstanbul’a dönmemişti. Bu durum, teröristlerin planladığı kadar büyük bir saldırı gerçekleştirmelerine engel oldu ancak dini vecibelerini yerine getirebilmek için sinagogun kapılarından son kez içeri giren 22 kişinin hayatlarını, geride kalan ailelerinin ve bizlerin umutlarını çaldılar. 1940’larda Galata bölgesinde artan nüfusun ihtiyacını karşılamak üzere Musevi lisesinin spor salonunun iptali ile ibadethaneye dönüştürülen geçici mekan, ileriki yıllarda kurulacak Neve Şalom Sinagogunun da temelini oluşturmuştu. 1951 yılında açılan modern sinagog için seçilen ismin kelime anlamı “barış vahası” idi. Ancak bu 65 yıl boyunca isminin aksine birçok terör saldırısının ana hedefi oldu. 1986 saldırısına kadar Türkiye’deki herhangi bir cami veya kilise gibi gezilebilen, k…

Koronavirüs Türkiye-İsrail İlişkilerinde Bir Kapı Aralayabilir mi?

Koronavirüs bir çok ilişkiyi yeniden tanımlarken, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin yeniden normalleşmesi için bazı fırsatlar da sunuyor. Ancak bunları değerlendirmek, yeni bir bakış açısıyla ilişkileri ele almak bu iki devletin elinde. İlişkilerdeki güvensizlik ve bunun halklara yansıyan olumsuz etkisi istenirse aşılabilir ama bunun için başta siyasi irade ve dış politikada bir açılım gerekir. Doğal afetlerin ya da pandeminin başlatacağı bir yakınlaşma ancak bu irade olursa sağlanabilir. 
İsrail koronavirüse bir yıldır süren siyasi bir kriz ve Yüzyılın Anlaşması’nın açıklanmasının hemen ardından yakalandı. Pandemiye karşı sert tedbirleri çok hızlı aldı. Zayıf halkası ise modernliği ve seküler yaşam tarzını reddeden Haredimlerdi(ultra-Ortodoks Yahudiler). Türkiye ise koronavirüse karşı biraz daha geç ve bu kadar sert olmayan ama gerekli bir takım tedbirler aldı.  Elinin değdiği her yeri ve her şeyi içine alan ve hayatı durdurma noktasına getiren koronavirüse karşı insanlık büyük…

Barış, her daim

Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Grubunun, Türk dış politikasına yönelik halkın bakış açısını ortaya koyan ‘Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması’nın 2020 yılı sonuçları online basın toplantısıyla açıklandı. Türk kamuoyunun dış politika konusunda nabzını tutan bu araştırma dikkat çeken bulgulara sahip.

Bazı konularda algıda pek bir değişiklik olmamış. Mesela tehdit oluşturan ülkeler sıralaması yine değişmemiş, en başta ABD ve İsrail var. Türkiye’nin dostları dendiğinde de akla ilk Azerbaycan ve KKTC geliyor. İşbirliği yapılması gereken ülkelerin ilk sırasında yine Türki Cumhuriyetler var. Ama sanmayın ki bunun oranı çok yüksek. Türkiye hâlâ kendini tek başına hissediyor, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” hissi ağırlığını koruyor.

Bu durumu kendini tanımlama şeklinde de görüyoruz. Çoğunluk Türkiye’yi İslam ülkesi, Avrupa ülkesi, Ortadoğu ülkesi olarak tanımlamaktan ziyade “kendine has özellikleri olan bir ülke” yani farklı ve bir gruba ait olmayan bir ülke olar…