Ana içeriğe atla

Struma, Mefkure, Salvador, Parita

David Stoliar ve Siyam İsmail (Aslan)
Tarihler 1941 yılını gösterdiğinde, Doğu Avrupa kendi Nazilerini yaratmış, Almanya’nın 7-8 yıla yaydığı tüm Yahudi karşıtı kararları birkaç ay içinde yasalaştırmıştı. Bölgede kurulan kamplarda Yahudilerden kurtulmak için kabul gören ‘nihai çözüm’ün uygulamaları hızlandırılmıştı. Hedef haline getirilen Yahudilerin kaçmak ya da ölümü beklemek dışında bir seçenekleri yoktu. Gidecek, onları kabul edecek bir yerleri de yoktu. Tek çare İngiliz mandası altındaki Filistin olarak gözüküyordu. 
Ancak, Nazi zulmünden kaçan Avrupalı Yahudiler hayatları pahasına Filistin’e sığınmak isterken, Arapların tepkisini çekmek istemeyen İngiltere, vize almayı oldukça zorlaştırmış, hatta imkansız kılmıştı. 1939 yılında Beyaz Belge’nin (MacDonald White Paper) yayınlanması ile Filistin’e gelecek Yahudi sayısına kota konulmuş, illegal akını engellemek için Türkiye dahil, rota üzerindeki ülkelere baskı yapılıyordu. 
Katliamların yoğunlaştığı 1942-1944 yıllarında Doğu’ya doğru büyük bir akın vardı. İnsanların asıl acilen kaçmak zorunda oldukları bu dönemde, Nazi Almanya’sı Yunanistan’ı işgal ettiğinden karadan Türkiye’ye ulaşmak neredeyse imkansız bir hal almıştı. Deniz yolu ile kaçmak isteyenleri ise İngiltere’nin baskı yaptığı ülkelerin gemileri taşıyamıyor, bazı gemiler bir anda farklı bir ülke bandıralı oluyor, insan taşımaya elverişli olmayan bir çok gemi, kapasitelerinden daha fazla kişi ile denize açılıyordu. 
Deniz yoluyla Karadeniz’e doğru bir mülteci akını yaşanırken, bu durumdan pay çıkarmak isteyenler de yok değildi. Bunlardan biri Struma gemisi ile Filistin’e seyahat bileti satan açgözlülerdi. İstanbul’da vize alma garantisi, lüks kamaralar ve yeni dizel motor gibi yalan vaatlerle duyurulan Struma, gerçekte motoru bozuk eski bir yük gemisiydi. 
12 Aralık 1941’de Köstence'den kalkan gemi, zorlu bir yolculuk sonunda İstanbul Sarayburnu'na vardı. Ancak İstanbul’a varış onlar için bekledikleri özgürlüğü getirmedi. Filistin vizesi sahibi olan veya ilerleyen hamilelik gibi farklı gerekçesi olan birkaç kişi dışında kimsenin gemiden ayrılmasına, karaya ayak basmasına izin verilmedi.
Fahiş fiyatlarla satılan biletler ile, en fazla 100 kişinin sığabileceği gemiye 800’e yakın kişi bindirilmişti. Gemide doğru düzgün kamara olmadığı gibi tek bir tuvaleti vardı. İnsanlar sıra ile uyuyor, güverteye çıkıp nefes almak için tartışmalar yaşanıyordu. Etraf insan dışkısı ile dolmuştu. 
Karantina ilan edilen gemi tam 72 gün boyunca İstanbul açıklarında, insanlık dışı koşullarda bekletildi. Türk Yahudi Toplumunun destekleri ile gıda yardımı yapılan gemiden gelen yardım çağrılarına, “bizi kurtarın” pankartlarına, yakarışlara rağmen Struma, bu uzun süre boyunca tarihin kara bir lekesi olarak denizin ortasında, artık pek dikkat çekmeyen bir ayrıntı olarak kalakaldı. 
İngiltere, Struma yolcularına Filistin vizesi vermeyi reddetti. Tarafsız kalarak savaştan kaçınabilme isteği içindeki Türkiye, Sarayburnu’nun açığında bekleyen gemidekilerin kurtuluş ümitleri olamadı. Romanya ise kurtulmak istediği Yahudileri geri almayacağını söylüyordu. Amerika konuya duyarsız kalmıştı. 
23 Şubat akşamı Struma, Türk römorkörleri tarafından çekilerek Karadeniz’e, Türk karasularının dışına bırakıldı. Motoru çalışmayan gemi ertesi gün, 24 Şubat sabahı, Sovyet denizaltısı tarafından batırıldı. Gemiden sadece bir kişi sağ kurtulabildi; David Stoliar. 
78 yıl sonra, yine soğuk bir 24 Şubat günü, 768 kişiye mezar olan bu suların önünde bir araya geldik. Faciayı anlatan, kurbanları anan konuşmalar yapıldı. Hem Struma, hem diğer gemilerin kurbanları için dualar okundu, çelenkler denize bırakıldı. Olayların nasıl geliştiğini ve benzeri bir acının tekrar yaşanmaması için neler yapılabileceği ve her şiddetin başı olan nefret söylemi ile mücadele için kararlı bir duruş sergilenmesi gerektiği tekrarlandı yeniden bugün. 
Unutulan ise bu gemilerdeki kişilerin birer sayıdan çok daha fazlası olduğuydu. Önlerinde uzun bir yaşamları, hayalleri, kusurları, korkuları, sevdaları vardı. O korkunç güne kadar…
Gemi batırıldığında, tek kurtulan kişi 16 yaşındaki David Stoliar idi. Nişanlısı ve ailesiyle seyahat ediyordu, karaya vardıklarında evlenmeyi planlıyorlardı. 
Struma’daki günlerini şöyle anlatıyordu; “Sardalye konservesinde gibiydik, yattığımız yerde dönemiyorduk dahi. Durumumuz gittikçe kötüye gitmeye başlamasına rağmen umudun yarattığı güçle yaşadığımız ortamın felaketine dayanabiliyorduk.” Umut onları ayakta tutuyordu belki ama korkunç bir terk edilmiş duygusu ve değersizlik hissiyle de baş başaydılar; “Kimse bizi insan olarak görmüyordu. İnsan olarak görmediklerine neden yardım etsinlerdi ki?” Batırılan gemiden onun dışında kimse sağ kurtulamadı. Tek kurtulanın kendi olmasının verdiği ağır vicdan azabını hayatının sonuna kadar yaşayan Stoliar şöyle anlatıyordu; “Yaşamam için hiçbir sebep yoktu. Bütün ailem, nişanlım herkes yok olmuştu. Neden bir tek ben hayatta kalmıştım? Neden diğerleri ölmüştü? Kendimi suçlu hissediyordum.”
Soğuktan donmak üzereyken Şileli balıkçılar tarafından kurtarılmıştı genç David. Hapse atıldı İstanbul’da önce. Daha sonra, önce Filistin’e oradan da ABD’ye göç etti. Yıllar sonra, 2001 yılında, hayatını kurtaran balıkçılarla yeniden görüşmek için İstanbul’a geri döndü. Kendisine yardım eden balıkçılardan halen hayatta olan Siyam İsmail lakaplı İsmail Aslan ile bir araya geldiler. Torpillenen gemiden sağ kurtulan David’i bulan balıkçılar arasındaki İsmail Aslan, kendi giysilerini verip donmakta olan genci kurtarmaya yardımcı olmuştu. Hayatını kurtardığı için teşekkür ettiği İsmail Aslan’ın çok alçakgönüllü olduğunu söylüyordu Stoliar. 
2012’de Halit Kakınç’ın Struma ile ilgili belgesel romanının yayınlaması üzerine Milliyet’in sorularını cevaplayan Stoliar, hayatta kalmasını sağlayan Türk halkının yardımlarını hiçbir zaman unutmadığını söylemişti. Ama bir itirazı da vardı. Kakınç’ın kitabının kapağında dahi olsa, kendi fotoğrafının, milyonlarca insanın katili, dünyayı bir felakete sürükleyen Hitler’in fotoğrafı ile aynı yerde yer almasından rahatsızdı. Stoliar 2014 yılında hayata gözlerini yumdu. Onu kurtaran İsmail Aslan ise, kaderin bir cilvesi olsa gerek, Struma’nın yıldönümünde, 24 Şubat 2012’de hayatını kaybetti.  
Bu David Stoilar’ın hikayesi. Doğum sancıları tutup Balat Or-Ahaim Hastanesine yatırılan hamile Medea Salamovici ve çocuğunun akıbetini bilmiyoruz. Veya Vehbi Koç tarafından gemiden kurtarılan bir petrol şirketinin Romanya genel müdürü olan Martin Segal ve ailesinin tüm bu hadiseler yaşanırken neler hissettiğini. Bir de ailesine hayatta olduğunu haber verebilmek, bir kart atabilmek için gemiden kaçarak karaya çıkan ama yeniden gemiye bindirilen kişinin hayatının yakalanmasaydı nasıl olacağını. Ya da Aaron Nommaz’ın anlattığı, facianın öncesinde İngilizlerin gemiden indirilmesine izin verdiği, ancak emniyet müdürünün o gün annesinin cenazesi nedeniyle görevde olmadığından gemiden indirilemeyen ve kurtarılamayan 28 çocuğun hayatlarının nasıl olabileceğini… 
Bu elim hadisede birçok ülkenin sorumluluğu, ihmali, hataları  bulunmakta. Ancak 78 yıl sonra kim daha suçlu diye tartışmak yerine, bu ülkeler resmi birer özür dilese, sorumluluklarını kabul etse… mezarı dahi olmayan bu kişilerin anısına Sarayburnu’na bir anıt dikilse… bunca kitabı yazıldı bir de filmi çekilse, daha çok kişi öğrense yaşananları… 
Böylece unutulmazlar, ölümsüz olurlar. Hafızalarda canlı tutulursa eğer, bu ve benzeri hadiselerin tekrarlanması bir nebze engellenebilir. Bizler, ancak yaşananlardan öğrenebilir ve bu felaketlerin yol açtığı acıların tekrarını engelleyebiliriz. Ve ancak böyle, barış ve sevgi dolu yarınlar yaratabilir ve çocuklarımıza daha güvenli bir dünya bırakabiliriz. 
Dün veya bugün, yurtlarını savaş, açlık veya farklı sebeplerle terk etmek zorunda kalan, çaresizlikten ölümü göze alıp bu zorlu yolculuklara çıkan ve hayatını kaybeden tüm insanların anısına saygıyla…

Karel Valansi, OBJEKTİF, Şalom Gazetesi, 26 Şubat 2020 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Duvarlara hayat veren ressam Diego Rivera

“O, benim gözümde bir devdi” Yirminci yüzyılın en önemli sürrealist ressamlarından Frida Kahlo böyle tanımlıyor iki kere evlendiği, duvarlara hayat veren ünlü ressam Diego Rivera’yı. Kendisini sakat bırakan, yıllar boyunca yatağa ve sıkı korselere mahkûm eden ciddi bir trafik kazası geçiren Kahlo, “hayatımın bu kazadan sonra en büyük felaketi Diego ile tanışmak” da diyor sevgilisini anlatırken. Fırtınalı bir aşktı onlarınki. Tüm hırslarına, farklı önceliklerine, sayısız aldatmalarına, şiddetli kavgalarına rağmen hiçbir zaman birbirlerinden kopamadılar. İşte bu yüzden Diego Rivera’dan bahsetmeden Frida Kahlo’yu anlamak mümkün değil. “ 13 Temmuz 1954, yaşamımın en trajik tarihi. Büyük aşkım Frida’yı sonsuza kadar kaybettiğim gün, o gün. Hayatımın en harika döneminin Frida’ya aşık olduğum dönem olduğunu, artık çok geç de olsa anladım. Bir kadını ne kadar çok seversem, ona o kadar çok acı çektiriyordum. Ve Frida bu iğrenç huyumun en bariz kurbanıydı.” Frida Kahlo’yu anlatmadan d...

Bizi yargılamadan önce tanı!... Yahudi Kitaplar konuşuyor

Biz, ayrımcılığa, ötekileştirmeye ve Yahudilere karşı gittikçe artan nefret söylemine karşı durmak isteyen bir grup aktivist ruhlu genciz. Önyargıları yıkmaya yönelik Yaşayan Kütüphane projesine destek verebilmek için bir araya geldik. Büyüklerimizin bilgilerinden, daha önce bu etkinliklerde Yahudi Kitap olarak görev almış arkadaşlarımızın deneyimlerinden yararlandık. Bu proje sayesinde hayatlarında hiç Yahudi görmemiş, önyargı ve yanlış bilgilerle kafası dolmuş ama aynı zamanda bizleri dinlemeye hazır, öğrenmeye meraklı birçok kişi ile görüştük. İşte bu sene yaşadıklarımız! Karel Valansi Yaşayan Kütüphane ‘yabancı’ veya ‘öteki’ olarak tanımlanan ve ayrımcılığa uğrayanları toplumla bir araya getiriyor. Hedefi ise bilinmeyene karşı olan olumsuz düşünceyi yıkarak diyalogla insanlar arasında bir köprü kurabilmek. Birkaç yıldır düzenlenen Yaşayan Kütüphane aracılığı ile Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) ve üniversiteler bu gerçeği değiştirmek için çaba sarf ediyor. Gönüllü öğrenc...

Tepki çekmemek için kipa takamıyoruz - Taraf Gazetesi röportaj

Türk Yahudi toplumu kendini anlatabilmek, kendileri hakkında önyargıları cevaplamak için söyleşiyor. Yüzyıllardan beri yüzlerce kötü efsaneye ve nefret söylemlerine sıkça konu edilen Yahudi toplumu kendini anlatabilmek için yeni bir girişimde bulunuyor.Türk Yahudileri haklarındaki önyargılara ve merak edilenlere cevap vermek için söyleşiler düzenleniyor. Amaç daha çok insanın bu konuda bilgilenerek Yahudiler hakkındaki kötü algının ve önyargının mümkün olduğunca yıkılmasını sağlamak… Daha önce Yahudilik söyleşilerine konuşmacı olarak katılmış Ceki Gözcü, Henri Çiprut, Ceni Palti ve Karel Valansi ‘yle söyleşilerde başlarına gelenleri ve Türkiye’de Yahudi olmayı konuştuk. 17 BİN KİŞİ Mİ YÖNETİYOR Karel, İstanbul’da yaşayan iki çocuk annesi bir gazeteci. Yahudilerin çıkardığı Şalom Gazetesi’nde dış politika yazıyor. Gittiği söyleşilerdeki insanların Yahudiler hakkındaki algısını şöyle anlatıyor “Yahudiler uzaydan gelmiş, dünyayı yöneten, bütün kötülüklerin anası olarak görülüyo...