Ana içeriğe atla

İbrahim Anlaşması ve sonrası

İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında varılan anlaşma, kazanan ve kaybedenleri kadar sebep ve sonuçlarıyla da bir hayli dikkat çekici.
Yahudi devleti, kuruluşundan itibaren bölge ülkelerini tek bir kanat altında birleştirebilen, farklılıkları ortadan kaldıran ortak bir rahatsızlık, ortak bir düşmandı. Hatta iç sorunları öteleyebilen, ne kadar memnuniyetsiz olsa bile halkı iktidarın arkasında kenetleyen kullanışlı bir joker kartıydı. Bu düşünce tarzı her ne kadar Türkiye dahil birçok ülkede varlığını devam ettirse de, Körfez ülkelerinin İsrail’e yaklaşımında gözle görülür bir değişim uzunca bir süredir fark ediliyordu. Son yıllarda ise aralarındaki yakınlaşma artarken, bu ülkeler ilişkilerinde saklanmaya, gizlenmeye pek gerek duymamaya başlamışlardı. 
Bu anlaşmanın zamanlaması şaşırtıcı olabilir ancak ilişkilerde normalleşmenin yaklaştığı karşılıklı ziyaretlerden, kameralara verilen samimi pozlardan kendini belli ediyordu. Hatta BAE’yi Umman, Bahreyn ve Sudan’ın da takip etmesi bir hayli mümkün. İleride Suudi Arabistan’ın da benzer bir karar alarak, BAE’nin açtığı yoldan devam ettiğini görebiliriz. 
BAE’nin kararını neyin etkilediği düşündüğümüzde, daha önce gündemde olan ana konularda bir gelişme olmadığını rahatlıkla teslim edebiliriz. Filistinlilerin yaşamında olumlu yönde radikal bir değişim olmadı. İki devletli çözüme yönelik bir adım atılmadı. Barış sürecinin yaratacağı olumlu ve iyimser bir hava da yok Ortadoğu’da. Tam tersine bölgenin birçok yerinde savaş devam ediyor, ilhak konusu ise yüksek perdeden tartışıldı bu yaz aylarında. 
Netanyahu’nun artarda gerçekleşen seçimlerde dozunu gittikçe arttırdığı bir vaatti ilhak konusu. 1 Temmuz son tarihinin verilmiş olmasının BAE-İsrail-ABD arasındaki görüşme trafiğini arttırdığı ve bir anlaşmaya varılmasını hızlandırdığı söyleniyor. Liderler bu konuda farklı konuşsalar da gerçekten de ilhak planı belirsiz bir süreliğine ertelenmiş gözüküyor. 
İlhak tartışmalarının görüşmelerde itici bir gücü olsa da, BAE’nin İsrail ile ilişkileri başlatma kararının ardındaki asıl neden değil. İlk sırada İran tehdidi var. İkinci sırada ise Ortadoğu’nun bugünkü hali var; bitmeyen savaşlar, göç, ölüm, parçalanmış devletler, bir türlü istikrarı yakalayamamış bir bölge. 
İsrail’i düşman olarak görmenin ve her sorunun sebebi diye onu işaret etmenin bölge halkına bir yararı olmadığı, tam tersine on yıllardır canlı tutulan bu karşıtlığının sorunlara kalıcı ve gerçekçi çözümler üretmeyi ertelediği, gözleri ana sorundan ve dolayısıyla yapıcı bir çözüm bulmaya çalışmaktan alıkoyduğu görülüyor. Bu durumda komplo teorilerinden medet umulurken, sorunlar kronikleşiyor, bölge gittikçe çözümsüzlüğün içine çekiliyor. BAE’nin önde gelen bir çok ismi de savaşlara yenilen bölgede istikrar ve barışa ulaşmak için yeni ve farklı bir söylemin gerekli olduğunu vurguluyor. İsrail’in düşman olmadığını, bölgedeki İsrail antipatisinin bir çok sorunun ötelenmesine ve çözümsüz kalmasına sebep olduğunu savunuyorlar.
BAE’nin Filistinlilerin itirazına rağmen İsrail’e yakınlaşmasının tarihi bir nedeni de var. Körfez Savaşı sırasında Filistinlilerin Saddam Hüseyin’in tarafını tuttuğunu birçok Körfez ülkesi gibi BAE de unutmadı ve ihanet olarak niteledi. Tıpkı şimdi Abbas’ın bu anlaşmayı ihanet olarak nitelemesi gibi. 
1979 Mısır ve 1994 Ürdün ile yapılan anlaşmaların ardından, bunca sene sonra İsrail ile BAE’nin ilişkilerini normalleşme kararı almasının altını çizdiği önemli bazı değişimler var. Birincisi bazı Arap ülkeleri artık İsrail ile ilişkilerini Filistin konusuna doğrudan bağlamak istemiyor. Bu Filistinlilerin durumunu önemsemediklerinden değil, İsrail ile ilişkilerin kurulması sayesinde Filistinlilerin sorunlarını çözmede daha önemli ve doğrudan bir rol oynayabileceklerini düşünüyorlar. Türkiye-İsrail ilişkisinin iyi olduğu dönem bu konuda önemli bir referans durumunda. Bu da -önce Filistinlilerle barış yap sonra Arap ülkeleri seni tanıyacak- diyen 2002 Suudi Barış Planının artık geçersiz hale geldiğini ve bir revizyona ihtiyacı olduğunu gösteriyor. 
İkincisi, kuruluşundan beri yabancı bir unsur olarak görülen İsrail’in bölgeye kabul edilmeye başlandığını gösteriyor. Ortadoğu’yu istikrara kavuşturabilmek için İsrail’i dışlamadan işbirliği olanaklarını açıyor. Bu da aynı zamanda diğer ülkelere nazaran daha farklı bir yere yerleştirilen İsrail’in şeytanlaştırılması yerine normalleştirilmesini beraberinde getirecektir. 
BAE’nin attığı bu adımın devamının gelme olasılığı da bir hayli yüksek. Bu da, geçmişe takılı kalmış Ortadoğu için bambaşka bir gelecek oluşturabilecek güçte. Savaştan usanmış bir bölge için bir hayli önemli bir değişim. Ancak bu, kolay ve garanti bir yol değil. F-35 konusunda olduğu gibi bir çok anlaşmazlıklar çıkabilir ve her şey iyi gidiyor derken, bir an tökezleyip gerisin geri de gidilebilir.
Bu anlaşmanın kazananlarına baktığımızda ön sırada Netanyahu var. Önemli bir diplomatik başarı elde etti. Ama hakkında açılan davalar halkın bir bölümünün “hizmetlerin için teşekkürler ama yeter” demesine yol açıyor. Nitekim dördüncü kez seçime gitmeyi son haftalarda hızlanan protestolar nedeniyle göze alamadı gibi duruyor. Diğer kazanan Trump. Anlaşmayı açıklayarak rolünü de vurgulamış oldu. Seçimler öncesi gelen bu habere bir de korona aşısı müjdesini ekleyebilirse işte o zaman oy olarak kendisine geri dönebilir. Diğer bir kazanan Biden. Çünkü bu anlaşma sayesinde seçimi kazanması durumunda hemen ilhak konusuyla uğraşmak zorunda kalmayacak. Ama İran konusundaki tutumu İsrail ile ilişkilerini derinden etkileyecek. Bir diğer kazanan ise ilhak kararından doğrudan etkilenecek olan ve alternatif bir Filistin devletine dönüşmek istemeyen Ürdün. 
Kaybedenlere baktığımızda ilk sırada Filistinliler var. Uluslararası gündemi artık pek fazla meşgul etmeyen bu konu, çözümsüz bir sorun olarak rafa kaldırılmış durumda bir süredir. Bunun bir sebebi Ortadoğu’nun içinde bulunduğu durum olsa da önemli bir nedeni de Filistin Yönetiminin içinde bulunduğu bölünmüşlük ve sorunlara yaklaşımında yeni bir vizyon geliştirememiş olması. Şimdi de bölgedeki gelişmeleri takip ederken bu konuda hiçbir yaptırım güçleri yok. Bu anlaşma ile Trump Filistin tarafını yeniden görüşme masasına oturtmaya zorlayacak. Ancak konu Filistin olunca statükodan vazgeçmeyen Netanyahu’nun da masanın diğer ucunda yapıcı bir şekilde oturması gerektiğini de unutmamalı. 
Diğer bir kaybeden Gantz. Son ana kadar anlaşmadan bihaber olduğu anlaşılan koalisyon ortağının Netanyahu’nun başbakanlığını devam ettirmesi için gereken sandalyeyi sağlamak dışında fazla bir söz hakkı yok gibi gözüküyor. Diğer kaybedenler ise İran ve Türkiye. Her ikisi de bu yakınlaşmaya sert tepki gösterdi. Ancak her iki ülke de son zamanlarda İsrail’in tarihi rolünü alarak, bölgedeki sorunların kaynağı olarak gösteriliyor ve kendilerine karşı ittifaklar kuruluyor.  
İlişkilerde normalleşme sözü son yıllarda hep Türkiye ile İsrail’in ilişkilerinden bahsedilirken kullanılıyordu. Ancak özellikle Doğu Akdeniz’de artan gerginliğin gösterdiği gibi, iki ülke birbirinden gittikçe daha da uzaklaşıyor. İlişkileri düzeltmek için siyasi bir irade de olmayınca, ikili ilişkiler yokuş aşağı gitmeye devam ediyor. 
Bu sefer normalleşme İsrail ile BAE’nin ilişkileri için kullanılıyor. Uzunca bir süredir devam eden yakın ilişkilerin bu sayede adı konmuş oldu. Tenkit edilen Yüzyılın Anlaşması ise düşe kalka da olsa devam ediyor. İbrahim Anlaşmasının Ortadoğu için ve iki devletli çözüm için getirecekleri ne olursa olsun, bölgeye yeni bir soluk, yeni bir bakış açısı getirdiği açık.
Karel Valansi, OBJEKTİF, Şalom gazetesi 26 Ağustos 2020

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Biden'ın Filistin başlığı II

Bir önceki  yazı da ABD'nin yeni Başkanı  Joe Biden 'ın ana önceliğinin Orta Doğu olmadığını, ancak gelişmelerin onu daha önceki başkanlar gibi bölgeye döndürebileceğinden söz etmiş ve İran tehdidinin İsrail ile ilişkilerini belirlemede önemli rol oynayacağından bahsetmiştim. Biden'ın ayrıca,  Donald Trump 'ın tercih ettiği baskı ve cezalandırma politikasından vazgeçip Filistinlilerle yakınlaşacağı ve iki devletli çözüme odaklanacağını belirtmiştim. İki devletli çözüme ulaşmak pek de mümkün olmasa da, bu konuda İsrail ile Filistinliler arasındaki ilişkilerde bir normalleşme, en azından bir diyalogun başlatılmasını isteyeceğini, fakat buna  Obama / Kerry  kadar siyasi sermaye, enerji ve zaman harcamayacağını söylemiştim. İran ve Filistin meselesine farklı yaklaşmak istese de, Biden'ın Trump'ın bölgede kurduğu yeni düzenden, oluşturduğu yeni parametrelerden ilerleyeceğini ABD Dışişleri Bakanı  Antony Blinken 'ın İsrail'in başkenti olarak Kudüs'ü tanıd

Survivor Hayim’in gerçek dünyası - Söyleşi

Hayim, çok sevdiğim bir arkadaşımın kuzeni. Aklı başında, ne istediğini bilen biri. Askerlik dönüşünde ani bir kararla Survivor yarışmasına katıldığını duyduğumda çok şaşırmıştım. Pek spor yapmayan, atletik olmayan biri neden zor koşullarda, dayanıklılık, irade ve güç isteyen bir televizyon programına katılır? Bunları konuşurken, sayesinde takip etmeye başladığım Survivor ile ilgili tüm merak ettiklerimi de sordum; kameralara yansımayan gizli bir tuvalet var mıydı, ya da yayın bitince gidilen lüks bir otel? Begüm’le arasında bir yakınlaşma oldu mu, Merve neden pişman oldu yarışmaya katıldığına? İşte Sabah Gazetesinden Yüksel Aytuğ’un teşekkür ettiği, seyircilerin filozof olarak tanımladığı Hayim ve Survivor yarışmasının bilinmeyenleri… Survivor maceran nasıl başladı? Katılmak nereden aklına geldi? Arkadaşlarımla uzun süredir Survivor’u takip ediyorduk. Hep katılmak istiyordum ama televizyona çıkmak beni korkutuyordu. Geçen sene iki yakın arkadaşım Dominik’e gittiler. Yarışmacıları

Struma, Mefkure, Salvador, Parita

David Stoliar ve Siyam İsmail (Aslan) Tarihler 1941 yılını gösterdiğinde, Doğu Avrupa kendi Nazilerini yaratmış, Almanya’nın 7-8 yıla yaydığı tüm Yahudi karşıtı kararları birkaç ay içinde yasalaştırmıştı. Bölgede kurulan kamplarda Yahudilerden kurtulmak için kabul gören ‘nihai çözüm’ün uygulamaları hızlandırılmıştı. Hedef haline getirilen Yahudilerin kaçmak ya da ölümü beklemek dışında bir seçenekleri yoktu. Gidecek, onları kabul edecek bir yerleri de yoktu. Tek çare İngiliz mandası altındaki Filistin olarak gözüküyordu.   Ancak, Nazi zulmünden kaçan Avrupalı Yahudiler hayatları pahasına Filistin’e sığınmak isterken, Arapların tepkisini çekmek istemeyen İngiltere, vize almayı oldukça zorlaştırmış, hatta imkansız kılmıştı. 1939 yılında Beyaz Belge’nin (MacDonald White Paper) yayınlanması ile Filistin’e gelecek Yahudi sayısına kota konulmuş, illegal akını engellemek için Türkiye dahil, rota üzerindeki ülkelere baskı yapılıyordu.  Katliamların yoğunlaştığı 1942-1944 yıllarında Doğ