Ana içeriğe atla

DUVARIN ARKASINDAKİ SESLER



DUVARIN ARKASINDAKİ SESLER: ŞALOM GAZETESİ YAZARLARI KAREL VALANSİ ve RİVA’YLA SÖYLEŞİ - Aydın ÇAM

Medya, bir öfke seline kapılmış, sürüklenip gidiyor adeta. Yakıcı bir öfke bu; akla ket vuruyor. İnsanı insan yapan temel değerleri unutuyor; en yakınımızdakilere, kendimize bile yabancılaşıyoruz. Bu yanlışın içinde doğruyu bulmak, bir doğruya tutunmak kolay beri mümkün olmuyor. Bu noktada doğrunun –aslında ona hiç erişemesek bile–, ancak sorgulamayla elde edilebileceğini düşünerek sormak, soruşturmak gerekiyor. Medyanın – genellikle ve çoğunlukla– nefret ettiği insanlarla birlikte soruşturmak... Bu, bizatihi medyanın içinden iki kişiyle yapılan bir soruşturma: Karel Valansi ve Riva...[1] Medya ve nefret söylemi bağlamında, kültürlerarası iletişim ve ilişkileri de kapsayan kısa bir söyleşi bu...



Aydın Çam: “Ben bugün Afrika’nın kuzeyinde ormanlarda yaşayan goril ve şempanzelerin lanetlenmiş Yahudi olduklarına inanıyorum. Bunlar mutasyona uğramış, sapık insanlardır. Bu görüş inanın Darwin teorisinden daha güçlü ve bilimseldir.” Vahdet gazetesi yazarı Seyfi Şahin’in 31 Ocak 2016’da yayımlanan köşesinde dile getirdikleri bunlar [2]. Bu ifadeleri bir delinin hezeyanları olarak nitelendirmek ya da sadece radikal medyaya özgü atfedip görmezden gelmek mümkün değil. Yaygın ya da radikal, Türkiye medyasında üretilen ve yayılan antisemit söylem hakkında ne düşünüyorsunuz?
Riva: Beni rahatsız eden, söylemler daha çok gri alana düşen, bariz olmayanlar; yani kötü bir şey demeyen ama iyi bir şey de demeyen iğnelemelerden bahsediyorum. Haberlerde gereksiz ve bilinçsiz vurgulamalarla yapılan sözlü ve yazılı fişlemeler bunlar. “Yahudi iş adamı” haberleri mesela. Ülkede işadamlarının başka bir dine mensup olmasının pek haber değeri yoktur ama o işadamı Yahudilik dinine mensup ise haber değeri olur. Bunu farkında olmadan içselleştirdik. Ya da haberlerde “Yahudiler şunu yaptı,” denilmesi; yani o dine mensup birinin ülke ve vatandaşğı belirtilmeden sunulan haberler. Haberi veren “Fransız Yahudileri,” demiyor mesela, “Yahudiler,” diyor. Buna da “bilinçli/bilinçsiz vurgulamama” diyebiliriz. Fransa’daki market saldırılarında haberleri sunanlar “Yahudi market” söylemini kullandı hatırlarsanız. Sanki market imana geldi de böyle bina olarak sinagoga gidip ibadete gidiyor. Biri de demiyor “Marketin dini olur mu ya? Galiba biz bir yerde yanlış veriyoruz bu haberi!” diye. Doğrusu “kaşer market” bu arada. Hep yanlış yerlerde yapılıyor vurgular. Marketin bile dinini vurgular olduk.
Karel Valansi: Şahin’in bu söylemi her gün Türk basınında karşılaşılan antisemit söylemlere sadece bir örnek. Dikkatli gözlerle bakıldığında, verilen haberlerde, yapılan açıklamalarda kimi artık kanıksanmış, normalleştirilmiş söylemler –antisemit, ırkçı, nefret içerikli olduğu bile fark edilmeden– kullanılıyor, dilden dile yayılıyor. Bir de sizin de verdiğiniz bu örnek gibi göze fazlasıyla batanlar var. Bu tür söylemler rahatlıkla kullanıldıkça, herhangi bir yaptırım olmadıkça, toplumun ciddi bir kesiminden tepki almadıkça devam etmesine, daha da artmasına şaşırmamak gerekir.

Aydın Çam: Antisemit söylem sadece medyayla da sınırlı kalmıyor. Facebook, Instagram ya da Twitter gibi mecralarda karşılaştıklarım bu söylemin toplum tarafından çoktan içselleştirildiğini gösteriyor. Bu mecralarda ve bu mecralar dışında, gündelik hayatınızda siz nelerle karşılaşıyorsunuz? Şahit olduklarımızın, buzdağının sadece görünen kısmı olmasından korkuyorum.
Karel Valansi: Bazı basın kuruluşlarında bu tür söylemler artık onlarla özdeşleşmiş durumda. Yani bu gazetelerden nefret söylemi duymak çok da şaşırtıcı gelmiyor. Ancak anaakım medyada da bu tür söylemlerin yayılması endişe verici. Bazı haberlerde cinayet, hırsızlık, trafik kazası gibi, suçlu veya kurbanın Yahudi olduğunun belirtilmesine hiç gerek olmadığı halde bunun belirtilmesi –Ören Bayan Cinayeti haberlerinde olduğu gibi– ya da bazı haberlerde Yahudi veya Hıristiyan olmak bir suçmuş gibi üstüne basarak belirtilmesi oldukça rahatsız edici. Bir de, bir ayırım yapılır hep basında: Eğer kötü bir şeyse kişi ‘Yahudi’ olur haberde, ama bir başarı haberi ise ‘Musevi’dir o kişi.
Sosyal medya nefret söylemini ve yayılmasını kolaylaştırdı; bu bir gerçek. Türkiye’de antisemitizm yok muydu? Hep vardı. Ama bu kadar kolay telaffuz edilip, yayılması sosyal medya sayesinde oluyor. Eskiden kapalı kapılar ardında söylenenler, düşünülenler şimdi hiç çekinmeden paylaşılıyor. Basındaki söylem de tabi bu duruma çanak tutuyor. Twitter’da ırkçı, nefret içerikli söylemlerle çok karşılaşıyorum. Genelde adımı bir yerde görmüş ama hiçbir şekilde benim yazılarımı okumayan, düşüncemi bilmeyen, beni takip bile etmeyen kişiler oluyor bunlar. Sadece adımdan veya dinimden dolayı beni kendi ülkemden kovmaya çalışan, hain, casus olmakla suçlayan bol. İsimsiz hesaplarla atıp tutmak kolay geliyor, korku duyacak bir durumları yok. Facebook ve Instagram hesabım ise kapalı, oralarda kafam rahat.
Gündelik hayatımda ise çok şükür ki büyük bir sıkıntı yaşamıyorum. Yani beni ben olarak tanıyanlar, sohbet edenler olduğum gibi kabul ediyor. Sokakta ise bağıra çağıra “Yahudi’yim!” diyemiyorum. Herhangi dini bir sembol kullanmıyorum. Birçok farklı ortamda, farklı kişilerle konuşuyorum. Hayatlarında gördükleri ilk Yahudi olduğumu söylüyorlar genelde ve düşündükleri gibi olmadığımı. Kafalarında dünyayı yöneten, tüm kötülüklerin sebebi, süper IQ sahibi bir yaratık beklerken Türkçe konuşan, “Ben Türk’üm,” diyen birini görünce şaşırıyorlar.
Riva: Bana hep hangi ülkeden geldiğim soruluyor. Bir kere “Güney Afrika’dan geldim,” demiştim, karşımdaki hiç garipsememişti. Bir akrabam, bu soruyu soran ve elinde “Türk nüfus cüzdanını” tutan banka memuruna “Ben Japon’um” diye cevap vermiş. Aldığı cevap da şu olmuş “Gözlerinizde hafif çekiklik var gibi!”

Aydın Çam: Bütün bu yaşadıklarınıza karşın, antisemit söylemin –hatta genel olarak nefret söyleminin– bir yaptırımı olmadığını görüyorum. Tüm bunlar, dile getirenin yanına kar kalıyor. Eğer yaygın kanaatlere yönelik değilse, örneğin “Türklük aşağılanmıyorsa” ya da popüler ifadeyle “İslamofobik” değilse, Türk Ceza Kanununun ilgili maddeleri bile işletilmiyor. Bu cezasızlık hali hakkında ne düşünüyorsunuz?
Karel Valansi: Nefret söylemi yasasının olmaması büyük bir eksiklik. İfade özgürlüğünü destekliyorum ancak bu özgürlük bir kesimi rencide edecek düzeyde söylemler içeriyorsa orada durulması gerekir. Kontrol etmenin kolay bir yolu var. Kurduğunuz cümlede “Yahudi”
dediğiniz yerlere “Müslüman” koyun. Cümlenizde kullandığınız genellemeler ve önyargılar sizi bir Müslüman olarak rahatsız ediyorsa, bu sözlerinizde bir sorun var demektir. Yaptırımın olmaması, bir bedelinin olmaması, nefret söylemini arttırır. Nefret söyleminin önüne geçilebilmesi için ciddiyetle bunu engellemenin yollarının araştırılması lazım. Biz tepki versek de asıl yaptırım kanunlarla, hukuk ile sağlanabilir.
Riva: Cezadan önce basına, politikacılara ve tabi ki eğitime çok şey düşüyor. Sanatçıların söylemleri de çok çok değerli. Bu mecralarda nefret telaffuz edildikçe, nefret söylemleri ceza alsa ne olur, almasa ne olur!

Aydın Çam: “Sanatçıların söylemleri çok değerli,” derken gündemi işaret ediyorsunuz sanırım. “Bu Yahudilerin sonunu gene Müslümanlar getirecek Allah’ın izniyle; Allah Hitler’den razı olsun, bunlara az bile yapmış,” demişti Yıldız Tilbe. Yanılmıyorsan bu ifadeleri yüzünden hakkında soruşturma açılmadı. Herhangi bir demokratik ülkede bu söylediklerinin karşılığında hukuki ve toplumsal yaptırımla karşılaşmaması mümkün değildi. Hal böyleyken bugün “Turkcell’in yüzü” olarak ekranlara taşınıyor. Söyledikleri için cezalandırılması bir yana, ödüllendirildiğini mi düşünmeliyiz?
Riva: Bu konuda bazı kişiler “Öyle dememiştir, dediyse de sonradan Hitler’i desteklediğine kendisi pişman oldu,” diyordu. Tam hayranları böyle derken kendisi “sabun” tweetini tekrar attı bildiğim kadarıyla. Üzüldüm, herkes üzülmüştür. Kim ister ki sevdiği sanatçı böyle desin.
Karel Valansi: Turkcell, gelen tepkiler üzerine 10 Şubat’ta sessiz sedasız Yıldız Tilbe’li sevgililer günü reklamını yayından kaldırdı. Tilbe’nin bu haber üzerine attığı “sabunlu” tweetler onun insanlığın büyük bir utancı olan Holokost’u anlayamadığını bir kez daha gösteriyor – Yahudi soykırımı sırasında yakılan Yahudilerden sabun yapıldı. Ne sadece inançları nedeniyle sistematik bir şekilde, inşa edilen ölüm fabrikalarında insanların katledilmesini kavrayabiliyor, ne de 6.000.000 sayısının büyüklüğünü.
Holokost sonrası Batı dünyasında yaşanan düşünsel değişim ve insan hakları anlayışı bu tür söylemleri kabul edilemez hale getirdi. Türkiye’de ise her şey kolayca Nazilere, ölüm kamplarına benzetiliyor hala. Tilbe bu söylemleri nedeniyle ceza almadı, özür dilemedi. Bir iki tweet’i ile durumu kurtarmaya çalıştı o kadar. Buna rağmen başarılı bir gazeteci onunla iki tam sayfa röportaj yayınladı, bu söylemini sormadı bile. Başka bir dergi onu köşe yazarı yaptı. Şimdi de Turkcell gençlere yönelik bir kampanyada onu kullandı. Her üç kurumun da bu söylemlerini bilmediklerini sanmıyorum, bir Google’layın hepsi orada. Umursamadıklarını düşünüyorum. Ceza bile almamış, onlar niye umursasın?
Riva: Yani ben kendi açımdan yasak da arzu etmiyorum. Her türlü ırkçılık, ötekileştirme ayıplansın en sağlıklısı. Yani bir sanatçı tatsız bir söz söyleyebilir sonra pişmanlığını “yazılı ve ciddi kaleme alınmış bir metinle” dile getirir; takipçileri de bu mesajı alır ve biz de daha sağlıklı bir toplum oluruz. Doğrusu bu.
“Özür metni” hedef kitleden özür değildir ki sadece; bu metinler topluma barış mesajı da verir. Ben basının bu özür metinlerinin haberini de yapmasını isterim. Barışı yayan, çok güzel bir hareket çünkü.

Aydın Çam: Ulusça Nazizm’i, Nazi hayranlığını içselleştirmiş durumdayız adeta. Şakalar, espriler havada uçuşuyor; Nazi üniformalı profil fotoğrafları sosyal medyadan eksik olmuyor;
İstanbul trafiğinde Nazi sembolleriyle donanmış taşıtlar cirit atıyor. 2013’te Erasmus programıyla Polonya’da bulunan Türkiyeli iki öğrenci, Auschwitz’de Nazi selamı verdikleri için tutuklanmıştı. Bugün, Facebook, Instagram ya da Twitter gibi mecralardaki ayrımcı ifadeler Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine vize başvurularının reddedilmesinin gerekçesi sayılıyor artık. Tüm bunlara rağmen, içselleştirilmiş ırkçılığı sadece “şuursuzlukla” açıklamak da mümkün değil sanırım. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Karel Valansi: Holokost’un bilinmediğine, anlaşılmadığına inanıyorum. Holokost teriminin bile bilinmediğini fark ettim. “Almanlar Yahudilerle savaştı ve Yahudiler kaybetti,” diyen de, Holokost’u bir–iki filme indirgeyen de var. Kimse bu katliamın bir başka grup için bir başka yerde tekrarlanabileceğini anlamak istemiyor. Üstün, gelişmiş bir medeniyet yaptı bu soykırımı. Bir daha tekrarlanmayacağı ne malum? Bu nedenle eğitim çok önemli. Önlemler alabilmek, gidişatı durdurabilmek, tarihin tekrarlanmasını engellemek için. Ama konu sadece Yahudilere indirgenip yukarıda bahsettiğiniz örneklere dönüşüyor.
Riva: Mizahtan örnek veriyim. Türkiye’deki mizah da mizahçılar da çoğu vakit zalimliğe kaçar; zayıflıklarla dalga geçer. “Kendiyle dalga geçme” kavramı pek yoktur pek bizim mizahta. Haliyle Hitler’li, soykırımlı şakalar da yapılır. Ben Uykusuz dergisini çok severdim. İki yıl evvelki kapağında kullandığı antisemit 10 Emir’li karikatüründen sonra almıyordum dergiyi. Üzücü tabi.

Aydın Çam: Pekiyi, politikacıların antisemit ve anti-Siyonist söylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Her iki söylem de –kendi adıma bu ikisini ayrı tutmanın doğru olmadığını da düşünüyorum– oy devşirmenin kilit temalarından adeta.
Karel Valansi: Evet, İsrail karşıtı söylem de antisemit söylem olarak kabul ediliyor. Çünkü konu İsrail’in politikalarını eleştirmek değil, varlığına karşı olmak. Bu sıralar bu söylemler azaldı. İki ülke ilişkilerinin yeniden normalleşme sürecine girmesinin bir etkisi.
Riva: Ne diyeyim bedelsiz oy getirisi olan bir durum bu, politikacılar için. Fakat artık toplumda bilinçlenme de var. Ümitsiz değilim ben. Son yıllarda dikkat etmeye başladılar. Bu ümit verici. Bir de, Karel’in dediği gibi, İsrail’le ara iyi olunca politikacıların antisemit söylemleri azalıyor, bozulunca nefret artıyor. Borsa gibi.

Aydın Çam: Medyanın içinden insanlar, Şalom gazetesinin yazarları olarak, nefret söylemiyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Örneğin, her şeye rağmen Şalom’u bir diyalog kurma çabası olarak görebilir miyiz? Sizin, Şalom yazarlarının tavrı nedir?
Riva: Şalom farklı seslerin olduğu bir yayın. Çok sesliyiz. Bu sebeple ben, gazete adına bir açıklama yapamam. Açıkçası nefret söylemi bir nevi tacizdir. Taciz edilenin tekrar taciz edilme pahasına tacizcisinden şikâyet etmesi bekleniyor. Irkçılık, nefret söylemi, nefret suçu neden sırf benim problemim olsun ki? Hepimizin derdi olmalı.
Ben her türlü ırkçılığın mizahını yapan bir mizahçıyım. Düşünün iki kişi kavga ederken birbirini sözlü olarak “Yahudi olmakla” suçluyor. Siz de oradan geçerken kulak misafiri oluyorsunuz. Düşününce komik bir durum aslında. Bahtsız Röportajcı Titanik Rıfkı karakterini böyle oluşturdum; farkında olmadan, yanlışlıkla karşısındakine ırkçı sorular soran bir gazeteci karakter.
Karel Valansi: Benim asıl konum dış politika. Orta doğu üzerine yazılar yazıyorum. Ancak antisemitizm beni oldukça rahatsız eden bir konu olduğundan hem Şalom’da hem de başka gazetelerde bu konuda yazılarım yayınlanıyor. 18.000 kişi kadar kalan Türk–Yahudi Cemaatinin dışa açılan sesleri olduğumuzu düşünüyorum. Yazılarımızı okuyanlar düşünce tarzımızı, sıkıntılarımızı, sorunlarımızı, sevinçlerimizi, kısaca bizleri tanıyorlar. İsrail’in bir politikasını eleştirdiğimde şaşıranlar var. Çevre veya kadına şiddete karşı duyarlı olduğumu görenler “Bir Yahudi’den beklemezdim,” diyor. Kafalarda kurulan, tanımamaktan, bilmemekten gelen duvarlar yıkılıyor.

Aydın Çam: Bu bağlamda, “Her şeye rağmen memlekette iyi şeyler de oluyor” diyebileceğimiz bir şey bile yok mu? Ve bütün bunlara karşın, kültürler arası iletişimi mümkün görüyor musunuz? Kültürler arası bir iletişimi nasıl sağlayabiliriz, eğer mümkünse?
Riva: Memlekette iyi şeyler var tabi ki, olmaz mı? Hayatımda ilk defa sinagog açılışı gördüm Edirne’de. Holokost anmaları yapıyoruz. Yine ilk defa Ortaköy meydanında halka açık bayram kutladık. Ne güzel işte... Yine Struma anması yapıldı. Hayatını kaybeden kurbanlar için denize çelenk attık. Dalgalar kaç yıldır bekliyormuşçasına çelengi aldı götürdü. Struma’nın çelengiyle birlikte benim umutsuzluklarım da dağılmaya başladı. O çelenk hep aklımdadır. Umarım devlet hep anmasını yapar Struma’nın.
Karel Valansi: 2015 bu bakımdan oldukça heyecan vericiydi. Edirne Sinagogu’nun restore edilip yeniden açılması, Struma gemisi faciasının devlet töreni ile anılması, Ortaköy’deki Hanuka Bayramı kutlaması önemli. Edirne Sinagogu bir Türk kültürü mirasıdır; Sultan fermanıyla yapılmış, oldukça güzel bir yapı. Bunun bu çerçevede değerlendirilip restore edildiğini düşünüyorum. Struma bizim kıyılarımızda meydana gelen bir facia. Hanuka Bayramı’nda Ortaköy meydanında büyük bir kalabalık ile mumlarımızı yakmak da hep kapalı kapılar ardına sıkışş geleneklerimizi halkımızla buluşturması bakımından oldukça önemliydi benim için. 2011 yılından beri devlet nezdinde yapılan 27 Ocak Uluslararası Holokost Anma Törenlerini de unutmamak gerekir.
Kültürlerarası iletişim için empati ve diyalog çok önemli. Türk Yahudileri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. “500 yıl önce gelen bir misafir”, “Osmanlı mirası bir emanet”, “hoşgörü gösterilmesi gereken bir toplum” olarak görmekten vazgeçmek lazım.
Riva: İletişim konuşarak, derdimizi anlayarak; farklı kültür, din, dil, ırk, politik görüş, cinsel tercihe ait kişileri anlayarak mümkün olacak. Hepimiz yaşamaya çalışıyoruz; hayat zor ve kısa. Neden hayatı birbirimize daha da zorlaştıralım ki?
Hepimiz huzur içinde yaşayabiliriz bu ülkede. Benim umudum var. Azınlıklar yüksek duvarlar arkasında yaşamaya çalışıyordu ülkede. Duvardaki tuğlaları karşılıklı olarak tek tek indiriyoruz. Bu söyleşiyi yapmak da bir tuğla indirmek benim için.
Duvarlar örüldüğü gibi yıkılır da. Yeter ki duvar arkasındaki seslere kulak kabartılsın.

Aydın Çam: Çok teşekkür ederim söyleşi için; sizler konuştukça aslında kendimi tanıyor, ne kadar az şey bildiğimi fark ediyorum.
Riva: Teşekkür ederim ben de. Para bueno...[3]
Karel Valansi: Ben de çok te
şekkür ederim. Sevgiler...


NOTLAR
[1] Karel Valansi, 2003’ten bu yana, haftalık Şalom gazetesi ve ona bağŞalomist, Panorama ve Şalom Dergi için dış politika ağırlıklı olmak üzere, haber ve araştırma yazıları kaleme alıyor. Riva ise başta Şalom olmak üzere, çeşitli mecralarda mizah yazıları yayımlıyor.
[2] Şahin, S. (31 Ocak 2016). Maymunlar İnsandan Türemiştir. Vahdet (http://www.gazetevahdet.com/)
[3] Ladino; İyi günlere... 

Varlık Dergisi Mart 2016

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ABD - İran gerginliği ve Türkiye

ABD, İran’a yönelik baskısını arttırmaya devam ediyor. Müttefiklerinin telkinlerine rağmen tek taraflı olarak İran nükleer anlaşmasından ayrılan ABD, geçtiğimiz ay içinde Devrim Muhafızlarını da terör örgütü listesine almıştı. Devlet dışı aktörleri görmeye alıştığımız bu listeye İran ekonomisinin hatırı sayılır bir bölümünü de elinde tutan Devrim Muhafızları’nın eklenmesiyle İran’ın petrolünü satması daha da zorlaşıyor. ABD’nin hedefi, ekonomisi hidrokarbonlara dayalı enerji malları üretimi ve ihracatına bağlı olan İran’ı bu gelirden mahkûm ederek, deyim yerindeyse diz çöktürmek. İçindeki rejim değişikliği isteğini de saklayamıyor. ABD bir destek verse yapay kabul ettiği devrim rejimi çökecek, Amerika dostu İranlılar yönetime geçecek ve eski ‘güzel’ günlere kavuşulacak sanıyor. İran’ın gelirinin önemli bir bölümünün kaynağı olan petrol ihracatını sıfıra indirerek tamamen bitirmeyi amaçlayan ABD Başkanı Donald Trump bunu kademe kademe uygulamaya soktu. Anlaşmadan ayrılma kararının ardı…

İran yaptırımları ters teper mi?

ABD, İran’a yönelik yaptırımlarını gittikçe sıkılaştırıyor. ABD’nin hedefi ekonomisi hidrokarbonlara dayalı enerji malları üretimi ve ihracatına bağlı olan İran’ı bu gelirden mahrum etmek böylece hem bölgedeki etkisini ve gücünü kırmak, hem de nükleer silah sahibi olmasını engellemek. İzlediği yol da bu yönde. En son Devrim Muhafızlarını terör listesine alarak ve muafiyetleri uzatmayarak bu konuda hiçbir şekilde geri adım atmayacağını gösteren Trump, bu hafta da İran'ın bir diğer önemli gelir kaynağı olan demir, çelik, bakır ve alüminyum sektörlerine yönelik yaptırım getiren başkanlık kararını imzaladı.

Petrol konusunda ‘İran yerine Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden alın’ diyen ABD, Türkiye gibi bu ülkelerle pek de sıcak ilişkileri olmayanları veya artacak maliyetlerini pek düşünmüyor. Hatta müttefiklerine dahi yaptırım uygulamaya hazır gözüküyor. Türkiye ise bu konuda bir istisna oluşturamıyor çünkü S400 başta olmak üzere Türkiye-ABD ilişkilerinin durumu ortada.

A…

S-400 gölgesinde temmuz ayı

Açıklamalara göre bu hafta içinde S-400 hava savunma sisteminin ilk teslimatı Rusya’dan gerçekleşecek. ABD tarafı birçok kez ilk teslimat ile birlikte yaptırımların işleme alınacağı konusunda uyardı. Ancak halen ortada cevap bulunması gereken bir çok soru var… Son aylarda gündemimizi yoğunlukla meşgul eden S-400 krizi, Türkiye-ABD arasında ardı ardına çıkan sorunların zirvesini oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Türkiye tarafı “hem S-400 alırım hem de F-35” diyerek çıktığı yolda, Amerikan Kongresi’nin sert engellemesiyle karşılaştı. ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan’ın mektubunda, Türkiye'nin S-400 alması durumunda Kongre’nin CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) yaptırımlarını uygulamaya kararlı olduğu yeniden vurgulanıyor ve yol yakınken kararınızdan dönün deniyordu. Yaptırımlar tartışmasında, Türkiye’nin ABD’nin hasımları arasında anılıyor olması ise NATO müttefiki bu iki ülkenin ilişkilerindeki en düşük noktalardan birini gösteriyordu…