Ana içeriğe atla

ABD’nin Suriye politikası


Salı günü Moskova’da bir basın toplantısında konuşan Putin, Şam dahil Suriye’nin farklı bölgelerinde, ABD’nin yeni füze saldırılarına mazeret sağlayacak sahte zehirli gaz saldırılarının düzenleneceğinin bilgisini aldığını aktardı. Ortadoğu’daki rolüne iyice alışan ve ABD’nin geçen günkü füze saldırısına herkes kadar şaşıran Rusya’nın ilk tepkisi kimyasal saldırının suçunu Suriyeli muhaliflere atmak oldu. Her ne kadar ABD’nin saldırıdan kısa bir süre önce Moskova’yı bilgilendirmesi, Rus hatta Suriye güçlerinin bölgeden ayrılmasını sağladıysa da Putin bu beklenmedik hamle ile oldukça zor durumda kaldı. Bir yandan sivillere karşı kimyasal silah ile saldıran bir rejimin koruyucusu olarak gözükmek istemezken, bir yandan da Ortadoğu’ya dönüşüyle birlikte kazandığı küresel gücü de kaybetmek istemiyor. 2013’te Obama yönetimini askeri bir operasyondan vazgeçiren de Rusya’nın desteğinde varılan kimyasal silahları Suriye’den çıkarma anlaşmasıydı. Moskova, Esad’ın elinde kimyasal silah kalmadığını açıklamış, 2014 yazında da kimyasal silahların Suriye’den çıkarılması programı tamamlanmıştı.
Çok zorda kalması durumunda bir bölümünü kendi güvenliği için açıklanmayan bir yerde sakladığı veya pek mümkün görünmese de yenilerini üretebildiği tahmin ediliyordu. Ve köşeye sıkışan Esad’ın bunu kullanmaktan çekinmeyeceği de öngörülebiliyordu. Ancak İran’ın yetersiz geldiği noktada bu anlaşma ile Esad’ın paçasını kurtaran Rusya’nın sunduğu garantiye rağmen böyle bir kimyasal saldırı düzenlemesi zamanlama açısından bir soru işareti olarak varlığını koruyor. Öte yandan, Esad’ın elinde bu silahların varlığı demek Rusya’nın görevini tam olarak yerine getirmemesi anlamına geliyor. Kimyasal silahların muhaliflerin hatta terör örgütlerinin eline geçmiş olma ihtimali ise Suriye’yi patlamaya hazır bir volkana dönüştürüyor.
Rusya, ABD’yi Suriye’ye saldırmak için tezgâh kurmakla suçlarken, ABD’nin sicili kanıtlar üretip operasyon başlatmasıyla lekelendiği için kimse çıkıp “Asla Washington böyle bir şey yapmaz” diye itiraz edemiyor. Ne de olsa 2003 Irak işgalinin sonuçları ve etkilerini hâlâ yaşıyoruz. Öte yandan ABD’nin son açıkladığı rapor, sarin gazının kullanıldığı bu saldırıyı Esad güçlerinin yaptığına dair şüphelerinin olmadığını belirtiyor, Rusya’yı da olayı örtbas etmekle suçluyor. Bu rapor tam da ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Moskova’ya adım attığı saatlerde açıklandı. Putin’in Exxon Mobil’deki görevinden dolayı yakından tanıdığı Tillerson ile görüşüp görüşmeyeceği ise son ana kadar belli değildi. Tillerson’un kızgınlıktan ateş püsküren Rus muhataplarını kimyasal saldırı sonrası ABD operasyonu konusunda kendi safına çekmeye çalışacağı tahmin edilebilir. Tillerson ikna edebilir mi bilinmez ama iki ülke arasında diyalog kapısının hâlâ açık olduğunu unutmamak gerekir. Esad’ın diğer müttefikleri İran ve Hizbullah ABD’ye aynı şekilde askeri güçle saldırmak gerektiğini söylerken Rusya, ABD ile kendi deyimiyle ‘olumsuz olayları önlemek için’ imzalanan hava güvenliği anlaşmasını askıya almakla yetinmişti.
Obama yönetiminin 2013 yılında son anda rafa kaldırdığı sınırlı bir müdahale ile Esad rejimini koltuğunda bırakacak, ancak kimyasal silah kullanımını cezalandıracak operasyonu Trump hayata geçirdi. O dönem kimyasal silah kullandığına inanılan Esad’ın cezasız kalması tepki çekmiş ve bunu tekrarlayacağı uyarısı yapılmıştı. Ancak Obama’nın Ortadoğu politikasındaki geri çekilme isteği ve o dönem ne Almanya ve İngiltere’nin ne de savaş yorgunu Amerikan halkının Suriye’ye yapılacak, sonucu kestirilemeyen yeni bir macerayı desteklememesi Obama’ya geri adım attırmıştı. ABD-Rusya ilişkilerinde reset ihtimali ve İran ile nükleer anlaşmaya varma hedefini de buna eklemek gerek. Hatırlarsanız tam da o dönemde ABD’nin Suriye konusunda İran ile mektuplaştığını ve İran’ın Esad’ı kimyasal silahları ülkeden çıkarma konusunda ikna etmede önemli rol oynadığını öğrenmiştik.
ABD’nin bu operasyonundan en çok rahatsızlık duyanlardan biri İran iken Türkiye, ABD’ye açık desteğiyle Suriye politikasında refleks haline gelen ‘Esad gitmeli!’ye geri döndü. Böylece IŞİD ile mücadeleyi öne çıkaran duruşunu bir anda silip attı, asıl hedefini açık etti. Bu desteğiyle aynı zamanda Rus destekli Astana Anlaşmasını bir kenara iterek Amerikan destekli Cenevre Görüşmelerine göz kırptı. Oysa ABD’nin PYD konusundaki görüşleri ortada. Türkiye’nin Suriye’ye Rus desteği ile girdiği de bilinirken Ankara hem ABD’den daha fazlasını beklediğini gösterdi, hem de bu hevesi Rusya tarafından not alındı.
Trump’ın kafasında, Obama’nın son günlerinde alınan Rusya’ya yeni yaptırımlar getirilmesi kararı ve Rus diplomatların sınır dışı edilmesi gibi Moskova’yı doludizgin gittiği yolda dizginleyecek belli adımlar şekilleniyor belli ki. Bunun sebebi belki de iç politikada Rusya ile adının anılmasının önüne geçmek olabilir. Ancak günün sonunda, ABD Suriye konusunda yeni bir strateji üretir gözükürken gündem, Beyaz Saray sözcüsü Sean Spicer’ın Esad’ı Hitler’e benzeten ve Holokost’u değersizleştiren garip açıklaması ve özrü ile meşgul. 
Karel Valansi OBJEKTİF Şalom Gazetesi 13 Nisan 2017 http://www.salom.com.tr/haber-102750-abdnin_suriye_politikasi.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Barış, her daim

Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Grubunun, Türk dış politikasına yönelik halkın bakış açısını ortaya koyan ‘Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması’nın 2020 yılı sonuçları online basın toplantısıyla açıklandı. Türk kamuoyunun dış politika konusunda nabzını tutan bu araştırma dikkat çeken bulgulara sahip.

Bazı konularda algıda pek bir değişiklik olmamış. Mesela tehdit oluşturan ülkeler sıralaması yine değişmemiş, en başta ABD ve İsrail var. Türkiye’nin dostları dendiğinde de akla ilk Azerbaycan ve KKTC geliyor. İşbirliği yapılması gereken ülkelerin ilk sırasında yine Türki Cumhuriyetler var. Ama sanmayın ki bunun oranı çok yüksek. Türkiye hâlâ kendini tek başına hissediyor, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” hissi ağırlığını koruyor.

Bu durumu kendini tanımlama şeklinde de görüyoruz. Çoğunluk Türkiye’yi İslam ülkesi, Avrupa ülkesi, Ortadoğu ülkesi olarak tanımlamaktan ziyade “kendine has özellikleri olan bir ülke” yani farklı ve bir gruba ait olmayan bir ülke olar…

Prof. İnbar: “Barışçıl bir Ortadoğu görmeyeceğiz”

İbrahim Anlaşması'nın (Abraham Accord) imzalanması, istikrarsız Ortadoğu'da yaşanan bir hayli önemli bir gelişme. Prof. Dr. Efraim Inbar ile İsrail'in bu konudaki duruşunu ve Türkiye-İsrail ilişkisinin geleceğini konuştuk. Prof. Inbar, Kudüs Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (Jerusalem Institute for Strategic Studies, JISS) başkanı ve Bar-Ilan Üniversitesi'nde siyaset bilimi öğretim üyesidir. Prof. Inbar, 23 yıl boyunca Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin (BESA) kurucu direktörü görevindeydi. Ortadoğu stratejik sorunları, İsrail-Filistin diplomasisi ve Türkiye-İsrail ilişkileri konularında uzmanlaşmış olan Prof. Inbar ŞALOM’un sorularını cevapladı.Geçtiğimiz salı günü tarihi bir ana tanıklık ettik. İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail ile Bahreyn arasında imzalanan barış anlaşmalarını nasıl değerlendirirsiniz?İlk söyleyeceğim bunun sıcak bir barış olduğu. Halklar arasında iletişim var ve malların dolaşımı mevcut. Böyle bir ilişkimi…

Koronavirüs Türkiye-İsrail İlişkilerinde Bir Kapı Aralayabilir mi?

Koronavirüs bir çok ilişkiyi yeniden tanımlarken, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin yeniden normalleşmesi için bazı fırsatlar da sunuyor. Ancak bunları değerlendirmek, yeni bir bakış açısıyla ilişkileri ele almak bu iki devletin elinde. İlişkilerdeki güvensizlik ve bunun halklara yansıyan olumsuz etkisi istenirse aşılabilir ama bunun için başta siyasi irade ve dış politikada bir açılım gerekir. Doğal afetlerin ya da pandeminin başlatacağı bir yakınlaşma ancak bu irade olursa sağlanabilir. 
İsrail koronavirüse bir yıldır süren siyasi bir kriz ve Yüzyılın Anlaşması’nın açıklanmasının hemen ardından yakalandı. Pandemiye karşı sert tedbirleri çok hızlı aldı. Zayıf halkası ise modernliği ve seküler yaşam tarzını reddeden Haredimlerdi(ultra-Ortodoks Yahudiler). Türkiye ise koronavirüse karşı biraz daha geç ve bu kadar sert olmayan ama gerekli bir takım tedbirler aldı.  Elinin değdiği her yeri ve her şeyi içine alan ve hayatı durdurma noktasına getiren koronavirüse karşı insanlık büyük…