Ana içeriğe atla

İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye


Türkiye İkinci Dünya Savaşı sırasında Holokost’tan ve pogromdan kaçan Yahudiler için kritik bir ülkeydi. Tarafsız bir ülke olarak Nazi Avrupa’sından, soykırımdan kaçan Yahudiler için bir kurtuluş kapısı olabilirdi



Bir deyiş vardır bilirsiniz: “Birinci Dünya Savaşında Almanya kaybettiği için Türkiye de kaybetmiş sayıldı” Buna benzer bir diğer inanış da “Türkiye İkinci Dünya Savaşına katılmadığı için Türk Yahudileri bundan etkilenmedi”dir. Evet, Türkiye sıcak savaşa katılmadı, Türkiye’deki Yahudiler toplama kamplarına yollanmadı ama bu durum tüm toplumun etkilenmediği anlamına gelmiyor.

İkinci Dünya Savaşı Türkiye’nin dış politikasından ekonomisine, toplumsal alandan siyasetine kadar ülkeyi derinden etkileyen tarihi bir kırılma noktasıydı. Türkiye son dakikaya kadar bu savaşta tarafsızlığını korudu. Türkiye’nin tutumu aktif tarafsızlık olarak adlandırılır. Her an savaşa çekilebilecek, stratejik bir konumda bulunan Türkiye, aktif bir politika güderek, türlü türlü diplomatik cambazlıkla, sıcak savaşın dışında kalabildi.

Türkiye her iki tarafı da ötekileştirmeden, yakın ilişkilerini sürdürerek tarafsız kalmasının önemini her iki tarafa da kabul ettirebildi. Hem İngiltere ve Fransa’nın hem de Almanya’nın Türkiye’nin tarafsızlığına rıza gösterdiğini de eklemek gerekir. O dönemde Türkiye diğer hiçbir ülke gibi kendi kaderinin yegane karar alıcısı değildi, herkesi etkileyen bir dünya savaşı sürüyordu. Sonuçta Türkiye can ve toprak kaybı vermeden bu süreci tamamlayabildi. Ancak Türkiye savaşmasa da savaş ekonomisini en derinde yaşadı.

Savaşın sonuna doğru Türkiye’nin Mihver devletler yerine Müttefiklerin yanında yer alması ise başta Birinci Dünya savaşı deneyimine, o günkü konjonktüre, Türkiye’nin bağımsızlığını tehlikeye atmayacak başka bir seçeneğin olmamasına bağlanabilir. Birinci Dünya Savaşı tecrübesi ve onun getirdiği topyekûn savaş anlayışı Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşındaki yol göstericisi oldu. Ayrıca İsmet İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın bir öngörüsü vardı. Henüz savaşın başında savaşı kazanacak tarafın üstün deniz gücüne sahip olan taraf olacağını söylemişlerdi. O dönemde bu ülke İngiltere idi.

Ancak bu yerinde tespite rağmen Kurtuluş Savaşı'nda Türkiye’ye düşman olan İngiltere ve Fransa ile bir ittifak kurma fikrinin halk tarafından kabul edilmesi zordu. Üstelik Türkiye Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” anlayışını benimsemiş, savaşa karşı bir tutum geliştirmişti. Ayrıca Almanya’nın başarılı propagandası ve Almanya’nın askeri başarılarının özellikle Türk subaylar üzerindeki etkisi de yadsınamaz düzeydeydi.

Türkiye’nin Avrupa Yahudilerinin kaderini olumlu etkileyen en önemli kararı 1933 Alman bilim insanlarını ülkeye kabul etmesi oldu. Nazi Almanya’sının işten attığı, aralarında Nobel ödülü kazanmış isimlerin de bulunduğu bu parlak beyinler, Türkiye’de üniversite reformunu başlattı. Geçtiğimiz perşembe günü 4. kez Uluslararası Holokost anmasına ev sahipliği yapan Ankara Üniversitesi dahil birçok üniversitenin kurulması ve gelişmesindeki payları yadsınamaz. Ancak üniversite reformu ile Türkiye’ye kabul edilen bilim insanlarının ve ailelerinin sayıları oldukça azdı.

Türk Pasaportu da Avrupa’da yaşayan Türk Yahudileri için bir kurtuluş kapısıydı. Başta Rodos Konsolosu Selahattin Ülkümen olmak üzere, kendi inisiyatifleri ile Yahudileri kurtarmaya çalışanlar olsa da, toplamda Türk pasaportu ile kurtulanların sayısı kurtulabileceklerin yanında çok azdı.

Daha sonra Türkiye üzücü olaylara ve pogromlara sahne oldu. Almanya’nın propagandası ve Avrupa’dan ithal edilen Batı tarzı antisemitizm, Cumhuriyet döneminin Türkleştirme hareketiyle birleştiğinde tehlikeli boyutlara ulaştı. Nazi söylemi olan saf ırk, saf Türk söylemleri artarken, Türkiye en kötü sınavını 1934 Trakya olaylarında verdi. Trakya Yahudileri kozmopolit İstanbul’a sığınırken, Filistin’e göçler de başlamıştı. Ancak İngiltere’nin Filistin vizelerini azaltması ve sıkılaştırması Holokost’tan kaçan Avrupa Yahudilerinin kaderini belirleyecekti.

Savaş sırasında Filistin’e Yahudi göçünden sorumlu Yahudi Ajansı, Türkiye’de faaliyet gösterebiliyordu. Akdeniz savaş nedeniyle kullanılamaz hale geldiğinde Filistin için kara yolu olarak Türkiye, deniz yolu olarak Karadeniz önem kazandı. Göçmenler Türkiye’de kalmadıkları sürece Türkiye ilk başlarda transit geçişe izin veriyordu. Ancak hayata tutunabilmek için Nazi Avrupa’sından kaçan Parita (1939), Salvador (1940), 24 Şubatta resmi törenle anılacak olan Struma (1942) ve Türk kurtarma gemisi Mefkure (1944) Türkiye’den bekledikleri yardım elini alamadılar. Ulus Gazetesi yanaşmasına izin verilmeyen Parita Gemisi ayrılırken “Serseri Yahudiler nihayet İzmir’den ayrıldılar” diye başlık atmaya çekinmezken, Son Telegraf ve Tan gazeteleri göçmenlerin hikayelerini okuyucularına aktarmak için çaba göstermiş, “Vatan bulamayan bedbahtlar” yazı dizisini yayınlamışlardı.

Türk Yahudileri ise o dönem birçok ayrımcı uygulamaya maruz kaldı. Mesela 20 Kura askerlik sadece Müslüman olmayan Türk vatandaşlarının tabi olduğu bir uygulamaydı. Askerliğini yapmış olsalar bile yeniden askere çağrılan bu kişilerin aslında üniformaları veya silahları yoktu. Ucuz iş gücü olarak yol yapımında kullanılmışlardı.

1942 Varlık Vergisi ise devlet işlerine karışmadan, şikâyet etmeden, devletin beğendiği örnek vatandaş olmak isteyen, bu sebeple ekonomik anlamda güçlenerek güvende kalabileceğini düşünen Türk Yahudilerine en büyük darbeyi vurdu. Savaş döneminde bu tür vergiler olağan olabilir. Ancak Varlık Vergisi, Türk vatandaşlarını dini inanışlarına göre sınıflandırıyordu; müslümanlar, gayrimüslimler, dönmeler ve ecnebiler. Müslümanların diğerlerine göre çok daha düşük oranda vergilendirildiklerini, en ağırının gayrimüslim vatandaşların sırtına yüklendiğini söylememe müsaade edin.

Cumhuriyet kurulduğunda eşit vatandaş olabileceğini düşünen Türk Yahudileri son ümitlerini de Varlık Vergisi ile yitirdiler ve tüm dünya Yahudilerini koşulsuz kabul eden İsrail Devleti'nin kurulmasıyla birlikte Türk Yahudi nüfusun yaklaşık yüzde 40’lık bir bölümü, yani 34 bin kişi başta İsrail olmak üzere ülkeden göç etti. İstanbul Defterdarı Faik Ökte Varlık Vergisi uygulamasının yanlış olduğunu itiraf eden tek devlet yetkilisi oldu.

CHP’nin 1944’te hazırladığı Azınlık Raporu ise devletin Gayrimüslim vatandaşlarına güvensizliğini ortaya koyuyordu. Rapor bu kişilerin kendilerini Türk görmediklerini, ne Osmanlı ne Cumhuriyet döneminde bir yararları dokunmadığını söylüyor, 250 bin kişi olarak belirttiği gayrimüslimlere bir çözüm bulunması çağrısında bulunuyordu. Yahudilerin ise ekonomik güçlerini kısıtlayarak kendi istekleriyle ülkeyi terk etmelerini sağlamak gerektiği vurgulanıyordu.

1947 Urfa katliamı ise ülkede Yahudileri istemeyen ve ekonomiyi Türkleştirmek isteyenlerin bir zaferi oldu. Urfa Yahudileri bu olayların ardından her şeylerini bırakıp İstanbul’a veya Filistin’e göç ettiler ve şehirde tek bir Yahudi dahi kalmadı.

Türkiye İkinci Dünya Savaşı sırasında Holokost’tan ve pogromdan kaçan Yahudiler için kritik bir ülkeydi. Tarafsız bir ülke olarak Nazi Avrupa’sından, soykırımdan kaçan Yahudiler için bir kurtuluş kapısı olabilirdi.

Bizler, Türk Yahudileri, Avrupalı dindaşlarımıza göre daha şanslıydık. Onlar din de değiştirmiş olsalar, ateist bile olmuş olsalar, Yahudi doğdukları için korkunç bir sonu yaşadılar ve hala nesilden nesile aktarılan bir travmayı belleklerinde taşıyorlar. Ancak savaş sırasında İstanbul Yahudilerinin şehrin belli yerlerinde Nazi ölüm kamplarındakilere benzer fırınlar kurulduğu söylentileri ile korku içinde yaşadıklarını, Birinci Dünya Savaşındaki gibi Türkiye’nin Almanya ile ittifaka girebileceği ve benzer bir sonla karşılaşabilecekleri endişesini taşıdıklarını da unutmamak gerekir.

Bugün 27 Ocak. Birleşmiş Milletler 2005 yılında aldığı kararla, Sovyet ordularının Polonya'daki Auschwitz-Birkenau Nazi ölüm kampını özgürlüğe kavuşturduğu günün anısına, her yılın 27 Ocak gününü ‘Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü’ olarak ilan etti.

Gelecekte benzer bir soykırımın hiç kimse için tekrarlanmaması, benzer acıların önlenmesi için Holokost’u toplumlarının hafızalarında canlı tutmaları gerektiğini hatırlatarak, hayatını kaybeden 6 milyonu Yahudi, 11 milyon Holokost kurbanının anısına saygıyla…

Karel Valansi, T24, 27 Ocak 2019
 https://t24.com.tr/yazarlar/karel-valansi/ikinci-dunya-savasi-ve-turkiye,21499

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Unutmayacağız

Unutmayacağız... Bu sözü ne kadar da çok tekrarlıyoruz. Oysa çok değil birkaç yıl sonra her şey gibi o unutulmaz denen şey de unutuluyor. Zamanın akışına bırakılıyor. Bir tek anne-babalar, eşler, çocuklar hatırlıyor, acısını en derinde hissediyor. Bir tek onlar için o yangın devam ediyor. Ateş bir tek düştüğü yeri yakıyor. Bu söz bir kere de hatalı çıksın istiyorum, olmuyor, çıkmıyor. Bu sene 15 Kasım’da bir yazı aradı gözlerim. Ama kuru kuru bir haber değildi istediğim, bulamadım. Fark ettim ki  bu konuyla ilgili sosyal medyada paylaşabileceğim yazılar ya daha önce kendi yazdıklarım, ya Şalom Gazetesi’nde çıkanlar, ya da geçen sene ben dahil dört kişiyle röportaj yapan Agos’un söyleşisiydi. Bu kadar. Aradan geçen 13 sene, 15 ve 20 Kasım saldırılarının vahşetini, korkunçluğunu, kayıplarını unutturmuş olmalı.  Çok daha önemli görülen konular olmalı ki, El Kaide terör örgütünün İstanbul’un göbeğine gerçekleştirdiği bu saldırılar konuşulmadan, kurbanları anılmadan geçilebiliyor. Ya

Prof. İnbar: “Barışçıl bir Ortadoğu görmeyeceğiz”

İbrahim Anlaşması'nın (Abraham Accord) imzalanması, istikrarsız Ortadoğu'da yaşanan bir hayli önemli bir gelişme. Prof. Dr. Efraim Inbar ile İsrail'in bu konudaki duruşunu ve Türkiye-İsrail ilişkisinin geleceğini konuştuk. Prof. Inbar, Kudüs Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (Jerusalem Institute for Strategic Studies, JISS) başkanı ve Bar-Ilan Üniversitesi'nde siyaset bilimi öğretim üyesidir. Prof. Inbar, 23 yıl boyunca Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin (BESA) kurucu direktörü görevindeydi. Ortadoğu stratejik sorunları, İsrail-Filistin diplomasisi ve Türkiye-İsrail ilişkileri konularında uzmanlaşmış olan Prof. Inbar ŞALOM’un sorularını cevapladı.   Geçtiğimiz salı günü tarihi bir ana tanıklık ettik. İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail ile Bahreyn arasında imzalanan barış anlaşmalarını nasıl değerlendirirsiniz? İlk söyleyeceğim bunun sıcak bir barış olduğu. Halklar arasında iletişim var ve malların dolaşımı mevcut. Böyle bir ilişk

“We are Beyond What I Had Dreamed of When I Moved to Dubai”

Cem Habib  We talked about how the peace deal between Israel and the United Arab Emirates affected the Jewish life in the Emirates, with the investment manager Cem Habib, who has been living in Dubai since 2016, and who is one of the founding members of the Jewish Council of Emirates (JCE), the first officially recognized Jewish community of the UAE. How long have you been living in Dubai? What influenced you in deciding to live here? I moved to Dubai in 2016, before I had been living in London. My customer base at that time was in Kazakhstan and it had gotten harder commuting there from London every month after 6 years. There were three direct flights between Dubai and Kazakhstan, every day, with a flight time of less than 4 hours. To improve our quality of life and to spend more time with the kids, we moved to Dubai. When moving, how could you overcome the thought “As a Jew, will I be comfortable living in an Arab country with my family?” I talked to my friends from different countri