Ana içeriğe atla

Terörün korkunç yüzü

Her terör saldırısı çok acı. Öylesi bir saldırının ardından bir anda her şey duruyor, önemini yitiriyor. Hayatın ne kadar kısa, yaşamın nasıl bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu en sert biçimde hatırlatıyor o korkunç haber. Konserde, diskoda, kafede, havaalanında veya günlük hayatın geçtiği herhangi bir yerde gerçekleşen bir saldırının ardından “Ben de orada olabilirdim” düşüncesi ise, kurbanlar için duyduğumuz üzüntünün hemen ardından, biz orada bulunmayan şanslı kişilerin beyinlerinden ister istemez geçiyor.
Bir de dini mekânları hedef alan terör saldırıları var ki bu son senede Pittsburgh ve Poway’deki sinagog saldırılarından Christchurch ve Baerum’daki cami saldırılarına kadar nefretin korkunç yüzünü en çıplak haliyle gösterdi.
Herhangi dini bir mekâna yapılan saldırı sadece o dine mensup olanlar için değil, herkes için çok sarsıcı. Çünkü kimlik siyasetinin, ötekileştirmenin, nefret söyleminin en açık sonucu, en korkunç bilançosu bunlar. Sosyal medya kullanımının artmasıyla göz önüne serilen nefret söylemine karşı, yeni bir güç haline gelen bu platformlar kendi kurallarını koyup uygularken, hukuk sistemi ise kimi zaman yeterli gelmiyor, çoğu zaman geç kalıyor. Dilin radikalleşmesi ile üretilen nefret söylemi cezasız kaldıkça, bu örnekte olduğu gibi uygun ortamı bulduğu anda nefret suçuna dönüşüyor.
Bu tür saldırılar, o inancı paylaşanlar için ise hiçbir yerde huzurlu ve güvende olmadığınız hissini güçlendiriyor. Kim olduğuna bakmazsınız sadece o inancı paylaştığınız için, kimliğiniz nedeniyle bu saldırıya maruz kalınca, bunun etkileri sadece o saldırıyı yaşayanlarla, tanık olanlarla sınırlı kalmıyor. Tüm sınırları aşarak, o kimliğe sahip tüm kişilerde korkularını, endişelerini su yüzüne çıkarıyor.
Halle Sinagoguna yönelik saldırı da Yahudilerin korkularını yeniden ortaya çıkarttı. Hele bu saldırı için Yom Kipur gibi bir günün seçilmiş olması, Yahudilerin sırf Yahudi oldukları için öldürülmeye çalışıldığının ve çalışılacağının mesajını taşımış oldu. Bu saldırının II. Dünya Savaşı sırasında insanlığa karşı işlediği suçlar ile yüzleşmiş, ders almış, tekrarlanmaması için özellikle eğitime önem veren Almanya’da gerçekleşmiş olması ise, Holokost’u yaratan hastalıklı ve ölümcül Nazi ruhunun halen yaşamakta olduğunu yeniden göstermesi açısından daha da rahatsız edici oldu.
Halle’den kilometrelerce uzakta İstanbul’da, o gün ben de Kipur için sinagoga gittim. Ama bu sene farklıydı. Gündüz saatlerinde gerçekleşen saldırının haberini aldıktan sonra bir sinagoga gitmenin ne kadar endişe verici olduğunu anlatmam kolay değil. 2003 Neve Şalom ve Şişli Sinagoglarına yönelik terör saldırılarının ardından aylarca herhangi bir sinagogun kapısına bile yaklaşamamıştım. Sinagoga gitmek için yola çıktığımda, çok huzursuzdum. Ama gittim çünkü nefreti, karanlığı, endişeyi değil hayatı seçtim. Bu terör saldırısıyla iliklerime kadar işleyen tedirginliğe yenik düşmeyi reddettim. Bu tür saldırıları gerçekleştirenlerin korku salarak amacına ulaşmasına izin vermek istemedim.
Halle saldırısının 20’li yaşlarındaki saldırganı, sinagogu kendine hedef seçmişti ama kapısını açamayınca sokaktaki rastgele iki kişiyi öldürdü, birçoklarını yaraladı. Yakalanan saldırgan suçunu kabul etti. Christchurch saldırısından esinlendiği ise apaçık ortada. Tıpkı oradaki gibi bir manifesto yayınladı ve web kamerası ile yaptığı saldırıyı canlı yayınlayarak daha çok kişinin bu tarz saldırılar gerçekleştirmesini teşvik etmek istedi.
Kendi sefaletinin, mutsuzluğunun, başarısızlığının sebebini ötekinde bulan katil, manifestosunda beyaz olmayanları, yabancıları, feministleri, komünistleri, hainleri suçladı, yani neredeyse kendi hariç herkesi. Saldırı sonrası Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve Başbakanı Angela Merkel her türlü dayanışmayı gösterdiler, binlerce kişi ‘antisemitizme hayır’ demek için yürüdü. Ancak kınamalar, destek mesajları yeterli değil. Önce antisemitizmin varlığını ve durumun ciddiyetini kabul etmek gerek.
23 Eylül’de BM ilk kez bir antisemitizm raporu yayınladı. Rapor antisemitizmin yaygınlaştığını, Yahudi şahıs ve kurumlarına yönelik şiddet riskinin yüksek olduğunu vurguluyor. AB’nin Aralık 2018’de gerçekleştirdiği anket ise, antisemit tacizlerin sıradanlaştığını, günlük hayatın bir parçası haline geldiklerinden normalleştirildiğini belirtiyor. Bu durumun sonucu olarak da Avrupalı Yahudilerin yüzde 40’ının doğdukları ülkeleri terk etmek istedikleri dile getiriliyor.
Bu veriler ortadayken yapılacak ilk şey önce sorunun varlığını ve ciddiyetini tanımak ve ona göre kapsamlı bir hareket planı düzenlemek olmalı. Ancak ondan sonra gerçek anlamda “Bir daha asla!” denebilir ve birbirini tetikleyen, kopya eden bu korkunç terör saldırıları engellenebilir.
Karel Valansi, Şalom gazetesi OBJEKTİF 23 Ekim 2019 http://www.salom.com.tr/koseyazisi-112234-terorun_korkunc_yuzu.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Söylem değişirken

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, pazartesi günü yaptığı açıklama ile ABD’nin Batı Şeria’daki (Yehuda ve Şomron) Yahudi yerleşimlerini hukuka aykırı olarak kabul etmediğini açıkladı. Yerleşimlerin barışın önündeki engel olarak tanımlandığı politikanın şimdiye kadar barışı getirmediği söyledi. Pompeo ayrıca yerleşimlerle ilgili son kararın İsrail ile Filistinliler tarafından görüşme masasında alınması gerektiğini ekledi.
Kendinden önce gelen Obama’nın her yaptığını reddeden ve değiştirmeye çalışan bir başkan varken Pompeo’nun Obama ve Kerry’nin kararını değiştiriyoruz demesi bu bakımdan şaşırtıcı değil.
Pompeo’nun açıklamasının ardından elimizde ne olduğuna bakalım. Barış vizyonu olarak tanımladığı ancak bir türlü açıklanamayan Yüzyılın Anlaşması. İsrail’e kısa bir zaman içinde, -birkaç sene önce gerçekleşebileceğine pek olanak vermediği- değerli hediyeleri ardı ardına sıralayan bir ABD başkanı. Kendi ülkelerinde politik sıkıntılar içinde olan Trump ve Netanyahu. İran tehdidi nedeniyle…

Üçüncü seçimlere doğru

İsrail 11 ay içinde üçüncü kez seçimlere hazırlanıyor. 2 Mart olarak tespit edilen yeni seçim tarihi ile birlikte iki kıyasıya çekişme bir arada start aldı. İlki, sürekli rövanşı yapılan ama bir türlü başbakanı seçemeyen genel seçimler. Son ana kadar bir mucize olur ve bir anlaşmaya varılır diye bekleyenler hayal kırıklığına uğradı ve en istenmeyen sonuç olan üçüncü seçimlere gitmekten başka çare kalmadı. Ancak üçüncü seçimin bir çare üretebileceğini düşünmeyin. Var olan siyasi çıkmaz aşılamazsa bu işin dördüncüsü de beşincisi de olur. İkinci yarış ise 26 Aralık’ta Likud Partisi içinde yaşanacak. Liderlerine bağlılıkları ile bilinen Likudcular, Netanyahu’nun son seçimlerde aldığı yenilgiye rağmen liderlerini yalnız bırakmamış, desteklerini esirgememişlerdi. Ancak Netanyahu’nun selefi olarak gösterilen Gideon Sa’ar gidişattan memnuniyetsizliğini belli etmiş ve kısa bir süre önce Twitter’dan “Ben hazırım” diyerek liderlik yarışına katılacağını açıklamıştı. Sa’ar’ın adaylığı, Likud içind…

‘Atatürk akılcılığına sıkı sıkı sarılalım’

Sıra dışı bir adam: Celâl Şengör

Dr. Ali Mehmet Celâl Şengör, jeoloji dendiğinde akla gelen ilk isimlerden. Bu konuda 19 kitap, 276 bilimsel makale yayınlamış bir bilim insanı. Tarih ve felsefe ile ilgili de bir çok popüler makalenin sahibi. Biz onu bir de Fatih Altaylı ile yaptığı TV programlarından ve çok farklı, gündem oluşturan açıklamaları ile biliyoruz. Geçtiğimiz pazar günü Limmud’a katılan Şengör’e röportaj teklif ettiğimde hem hemen kabul etti, hem de muhteşem kütüphanesini tanımam için evine davet etti. Bu röportajı bizim o günkü keyifli sohbetimizden derledim.

Jeoloji ile ilginiz nasıl başladı, nasıl gelişti?

Çok küçükken annem bana bir kitap aldı. Üzerinde bir brontozorun kafası vardı, görmediğim hayvanlar ilginç şeyler diye düşündüm. İlkokul öğretmenim bir fen ve tabiat ansiklopedisi hediye etti. Orada bir paleontoloji bölümü vardı. Çok ilgimi çekti. Meraklıydım. Bir mikroskop seti alındı orada sinekleri inceliyordum. Yazları sık sık Bursa’ya giderdik. Anneannem ve dedem o…