Ana içeriğe atla

Netanyahu’nun savaşı

İsrail devletinin övündüğü başlıca iki konu vardır; Yahudi devleti olması ve bir demokrasi olması. Ortadoğu'daki tek demokrasi olduğunu vurgular hep. Türkiye ile araları iyiyken, bölgedeki yegane iki demokrasi oldukları sürekli tekrarlanırdı hatta. Şimdilerde ise Türkiye İsrail'in radarının dışına çıkmış durumda. Mevcut durumu değiştirmek için bir çaba harcadığını söylemek zor. Keza Türkiye için de durum böyle. Aralarındaki o tutkulu aşk, "ne seninle ne de sensiz" durumu, şimdilik anılarla birlikte sandıklara kaldırılmış durumda. Belki bir değişiklik olursa, Netanyahu yerine yeni bir isim gelirse, İsrail ile yeni bir sayfa açmaya daha gönüllü olabilir Ankara. Ancak Türkiye-İsrail ilişkilerini konuşmak için bile önce İsrail'de hükümetin kurulması gerekiyor.

İsrail siyasi bir girdabın içinde. Yakın zamanda da bundan çıkabileceğe benzemiyor. Göz ucuyla haberleri takip ediyor olsanız bile, kolaylıkla söyleyebileceğiniz, İsrail'in sürekli seçim yaptığı ama bir türlü başbakanını seçemediği olur. Sürekli bir seçim, gittikçe sertleşen söylemler, gerginlik, vaatler derken hop yine hükümet kurulamıyor ve en başa dönülüyor. 'Kızma Birader' kartının sürekli sizi başlangıç noktasına yollaması gibi bir durum. Ama burada bir fark var. Bu söylemler ve gerginlik hasar bırakıyor, hem halkta hem de demokrasinin algılanışında.

Durumu özetleyecek olursak, İsrail Nisan ve Eylül aylarında seçimlere gitti. Netanyahu iki kez, rakibi Gantz bir kez hükümeti kuramadı. Hükümetin kurulamaması konusuna değinildiğinde, sağ partilerle blok kuran Netanyahu'ya kızan ve Gantz'ın çözüm yolu olarak bulduğu Arap partilerinin dolaylı veya doğrudan desteği olan bir hükümette yer almayacağını açıklayan Lieberman'ı da denkleme eklemek gerek. Şimdi Devlet Başkanı Rivlin, Knesset'e yani meclise döndü ve çoğunluğu oluşturacak bir adayın çıkması bekleniyor. Bu da başarılı olmazsa İsrail 2020'nin ilk aylarında yeniden seçime gidecek. Bir yıl içinde üçüncü kez.

Bu ara dönemde Netanyahu, başbakanlık görevini yerine getirmeye devam ediyor. Üstelik bu geçici hükümetin bir bitiş tarihi de yok görünürlerde. Netanyahu birçok bakanlığı da kendisine bağlamış durumda. Sağlık, ziraat, sosyal ilişkiler ve diaspora bakanlıklarından istifası istenirken, birkaç hafta önce Savunma Bakanlığı'nı Naftali Bennett'e teslim etti.

Bir de bu işin hukuksal tarafı var. Benzetme yerindeyse, Netanyahu için de bir azil süreci başladı. Başsavcılık, Netanyahu'ya rüşvet, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma suçlamasıyla dava açmaya karar verdi. İsrail'in en uzun süre görevde kalan başbakanı defalarca sorgulandı, evinde araştırma yapıldı. Bu durum demokrasi açısından bir başarı, kimsenin hukuktan üstün ve erişilmez olmadığını göstermesi açısından olumlu olarak nitelendirilebilir. Trump'ın azil süreci ile benzetmemin sebebi ondan.

İsrail'in bu konudaki karne notu bir hayli yüksek. Daha önce Devlet Başkanı Moşe Katsav ve Başbakan Ehud Olmert'e de dava açılmış, suçlu bulunup hapse atılmışlardı. Ancak buradaki fark, bu kişilerin ya görev süreleri bitmiş ya da istifa etmişlerdi. Bu açıdan da, Netanyahu'nun istifa etmemiş olması bir ilk oluyor.

Öte yandan İsrail, son bir yıldır Netanyahu'nun kişisel hırslarından, koltuğu bırakmama kavgasından ve kimsenin bu ülkeyi ondan daha iyi yönetemeyeceği düşüncesine olan sarsılmaz inancından dolayı bloke olmuş durumda. Bu da hem demokrasiye zarar veriyor, hem de halkı Netanyahu yanlısı-karşıtı olarak kutuplaştırıyor. Netanyahu ise savaş açtı adeta. Kendisini eleştirenlere sert bir dille karşılık veriyor, "Bu bir yargı darbesidir" diyor. Ancak kendini koruma altına almak isterken, aslında İsrail hukuk sistemine saldırmış oluyor, demokrasiyi zayıflatıyor.

İsrail tarihinin en güçlü dönemlerinden birini yaşıyor. Bölgedeki yalnızlığını kırarak Körfez ülkeleri ile yakınlaşması, İran'ı çevrelemede güçlü destek bulması, Filistin konusunun pek de gündemde olmaması ve Trump gibi bir ABD başkanına rağmen İsrail, bir adım ileriye gidemiyor, iç çekişmeler içinde boğuşuyor. Netanyahu ise, İsrail'in en önemli avantajı olan ABD ile ilişkilerin bu seviyede olmasının, İsrail'in güvenliğinin sağlanmasının sadece kendi sayesinde olduğuna ve yerinin doldurulamayacağına içtenlikle inanıyor.

Öyle olsun veya olmasın, Netanyahu'nun her yaptığı kendi paçasını kurtarmak olarak algılanıyor. Son zamanlara kadar Suriye'deki İran hedeflerine yönelik operasyonları gizlerdi İsrail. Artık Netanyahu kendisine olan desteği arttırmak için açık açık bunları üstleniyor. Bölgede önemli bir güç olan Rusya'nın tepkisini çekmesine, istihbarat zafiyeti yaratmasına rağmen...

Hiç bir şey bu uğurda vazgeçilmez değil. 2015 yılında seçim günü Netanyahu kendi seçmenini sandıklara çekebilmek için "Koşun Araplar sandıklara gidiyor" demiş ancak ardından bu sözleri için özür dilemişti. Şimdi ise vatandaşı olan ve nüfusun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturan İsrailli Arapların kurduğu Ortak Listeyi terör destekçisi olarak, beşinci kol olarak tanımlıyor ve bu ırkçı yaklaşımından pek de pişman gözükmüyor.

Kaseti biraz ileriye saralım. Üçüncü seçimlere karar verilirse, her şeyin başbakan seçilmesi ile çözüleceğine inanan Netanyahu nasıl bir kampanya düzenleyecektir sizce? Olduğundan daha sağa ve daha milliyetçi söylemlere kayan Netanyahu'nun açılan dava gölgesi altında, tarihinin en ırkçı, en şiddetli kampanyasını yürüteceğine, ilhak vaatlerinin havada uçuşacağına emin olabilirsiniz.

İsrail seçim sisteminin bu tıkanıklığı aşmak için bir reforma ihtiyacı var mutlaka. Ama bu duruma nasıl gelindiğine baktığımızda, yani Netanyahu'nun nasıl bu kadar uzun süre başbakanlık yapabildiğini irdelediğimizde, yerine gelebilecek güçlü bir alternatifin eksikliği ve solun güçsüzlüğü hemen göze çarpıyor. Gantz önemli bir rakip ama politikaları ve dünya görüşü Netanyahu ile çok da farklı değil. İsrail'de sol hareket, Yitzhak Rabin suikastı sonrası bir daha hiç güçlenemedi, başarılı bir aday yaratamadı.

Rabin demişken hatırlayalım. İsrail'de başbakan suçlu bulunana dek görevinden istifa etmek zorunda değil. 1977 yılında, Rabin'in o dönem yasak olduğu halde Washington'da büyükelçi olduğu zamandan kalan iki banka hesabı olduğu ortaya çıkmıştı. Rabin seçimlere altı hafta kala hem parti liderliğinden hem de başbakanlık adaylığından çekilmişti. Bu önemli bir örnek. Ama her şeyi göze almış olan Netanyahu'nun demokrasi ve hukuk devleti adına böyle bir adım atmayacağından artık eminiz.

Karel Valansi, T24, 29 Kasım 2019 https://t24.com.tr/yazarlar/karel-valansi/netanyahu-nun-savasi,24632

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Disclaimer: La verdad i las istoryas ke mos kontamos

Bazado sovre la novela de 2015 de Renée Knight, Disclaimer es una seri psikolojika de suspenso, estrenada en Apple TV+ en 2024. Eskrita i dirijida por Alfonso Cuarón, ganador de sinko Premios Oscar, esta mini-seri de syete epizodios eksplora la fuersa de la verdad, de las istoryas ke mos kontamos i de la manera en ke vemos los evenimientos, ambezando tambiyen el peligro de los sekretos. En esta seri ay munchos aktores famozos: Cate Blanchett interpreta a Catherine Ravenscroft; Sacha Baron Cohen su marido Robert; Kodi Smit-McPhee su ijo Nicholas; Kevin Kline da vida a Stephen Brigstocke i Lesley Manville interpreta a su mujer Nancy. La istorya sige a Catherine, una periodista muy konosida. Un dia una novela aparese i empesa a deskuvrir un sekreto muy personal de su pasado.  Los eventos del pasado son kontados desde diferentes puntos de vista, la seri invita al spektator a kestyonar la memoria, la identidad, la persepsion i la relasyon entre la verdad i la manera ke kontamos la mizm...

NATO’s Southern Flank is Becoming a Strategic Frontier

On 8 July, as NATO leaders gathered in Ankara, the ceasefire between the United States and Iran collapsed, with Washington launching renewed strikes as the meeting was underway. The conflict involving Iran that began on 28 February was expected to remain limited in duration and was widely described as a “short-term excursion,” yet, more than six months later—after an April ceasefire, a June memorandum of understanding, and its collapse—the conflict remains unresolved. For Washington, the conflict has become a sustained drain on attention, assets, and Alliance coherence, raising difficult questions about burden sharing and the credibility of U.S. deterrence commitments across the Middle East.   The conflict’s prolongation and intensification, with regionalization still unfolding, have called into question whether NATO’s Southern neighborhood framework—and, by extension, the U.S. force posture underpinning it—is sufficient for the current security environment. The Alliance des...

From the Indo-Pacific to the Middle East: can the NATO’s IP4 Partnership Model work?

Recent proposals to broaden the Abraham Accords have renewed discussion of regional security cooperation in the Middle East. In May 2026, U.S. President Donald Trump publicly called on Saudi Arabia, Qatar, Pakistan, Turkey, Egypt, and Jordan to join the Abraham Accords, in a social media post following phone calls with regional leaders, describing the initiative as an “unparalleled world coalition” (Chiacu and Pamuk 2026). This proposal, although framed in diplomatic and political terms, raises a more structural question: can NATO’s Indo-Pacific Four (IP4) partnership model of selective, issue-based cooperation be adapted to the Abraham Accord countries? The question matters because the Middle East has repeatedly struggled to institutionalize durable and inclusive security arrangements. Existing frameworks such as the Gulf Cooperation Council (GCC) and the Arab League have not developed into effective collective security mechanisms, while more ambitious proposals such as the Middle Eas...