Ana içeriğe atla

Uluslararası Ceza Mahkemesi´nin kararı

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) 5 Şubat günü aldığı bir kararla, yetki alanının Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’ü de kapsadığına hükmettiklerini açıkladı. Bu karar, uluslararası mahkemenin İsrail, Filistin Yönetimi (FÖY) ve Hamas’a yönelik savaş suçu iddialarını araştırmasının yolunu açıyor. Filistin tarafında sevinçle karşılanan bu haber, İsrail tarafından skandal olarak tanımlandı.

Biraz geriye gidersek, Birleşmiş Milletler Filistin Yönetimi’nin tam üyelik talebini reddetmiş ancak 2012 yılında 1967 sınırlarıyla ‘üye olmayan gözlemci devlet’ olarak tanınma talebini çoğunluk oyuyla kabul etmişti. O dönem FÖY Lideri Mahmud Abbas, İsrail ile doğrudan görüşmeler yerine BM aracılığıyla tek taraflı diplomatik adımlarla Filistin Devleti’nin kabul edilmesine yönelik bir politika izliyordu. Abbas bu son adımında başarılı olmuş, BM’de gözlemci olarak kabulüyle, Filistinlilere BM kurumlarına katılma hakkı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne üye olma yolu açılmıştı. FÖY 2014 yılında UCM’nin kurucu sözleşmesi olan Roma Statüsünü imzalamış, 2015 yılında da İsrail’e muhtemel savaş suçlarıyla ilgili ön soruşturma açılmasını talep etmişti. 2019’da UCM Başsavcısı mahkemenin bu konudaki yetki alanını belirlenmesi istemiş, 5 Şubat’ta da işte bu yetki verilmişti.

UCM’nin tarihçesine baktığımızda ise, uluslararası daimi bir mahkemenin ihtiyacı II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıktı. Geçmişte, belli olaylarla ilgilenmek üzere savaş suçları mahkemeleri oluşturuluyordu. Buna örnek olarak Nazi subay ve destekçilerinin yargılandığı Nürenberg mahkemeleri gösterilebilir. Soğuk Savaş dönemindeki çift kutupluluk ve gerginlik ortamı, uluslararası bir mahkemenin kurulmasına izin vermemiş ancak Soğuk Savaş sonrasında yaşanan Bosna, Ruanda’daki katliamlar bu fikri yeniden canlandırmıştı.

UCM 2002 yılında Roma Statüsüne göre kuruldu. Amaç dünyadaki tüm savaş ve insanlık suçlarına bakan bağımsız, daimi bir uluslararası mahkeme kurmaktı. UCM yürürlüğe giriş tarihinden itibaren, soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçları (biyolojik, kimyasal vs.) işleyerek uluslararası hukuku ihlal eden kişileri yargılamak üzere kuruldu. Buna göre UCM’de devletler değil sorumlu kişiler yargılanıyor. Hollanda’nın Lahey kentindeki UCM’nin günümüzde 123 üyesi bulunuyor. ABD, Türkiye ve İsrail ise bu mahkemeye taraf olmayan ülkeler arasında.

UCM İsrail ile ilgili olarak üç konuya öncelik veriyor; 2014’te Gazze’ye yönelik Koruyucu Hat Operasyonu, Batı Şeria’daki yerleşimler ve 2018-2019 yıllarındaki İsrail-Gazze sınırındaki eylemler.

Ancak konu göründüğünden daha karmaşık. İsrail, Roma Statüsünü imzalamış ancak parlamentoda onaylatmadığı için mahkemeye taraf değil. İsrail UCM’nin bir üyesi olmadığı için de mahkeme, İsrail toprakları dahilinde hiçbir vatandaşını yargılama hakkına sahip değil. Ancak, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’de egemenlik hakkı bulunmuyor. Bu hem uluslararası hem de İsrail hukukuna göre böyle. İsrail sadece tüm Kudüs üzerinde egemenliğini ilan etmiş, fakat bu durum uluslararası bir düzeyde tanınmamıştı. Bu açıdan bakıldığında UCM İsrailli sorumluları, bu bölgelerde işledikleri bir suç varsa, yargılayabilir.

Ancak, Oslo anlaşması uyarınca 1967 sınırlarında bir Filistin Devleti’nin varlığını kabul eden mahkemenin, aynı anlaşmanın Batı Şeria’yı böldüğü üç bölgeyi de kabul etmesi gerekir. Buna göre bir Filistin Devleti kurulana kadar, A bölgesi Filistin Yönetimi’nin kontrolüne, B bölgesi FÖY idaresi ve İsrail güvenlik kontrolüne bırakılmıştı. Batı Şeria’nın yaklaşık yüzde 60’ına denk gelen ve yerleşimlerin ağırlıkla bulunduğu C bölgesinin tamamı ise İsrail kontrolüne bırakılmıştı. Bu durumda C bölgesi kimin toprağı sayılacak?

Yerleşimlerle ilgili bir diğer konu, bu durumun İsrail kanunlarında hukuka uygun olması. Ancak İsrail UCM’de bir işgalci olarak tanımlanıp işgal ettiği bölgeye sivilleri yerleştirdiği tezinden yola çıkılarak suçlu bulunabilir.

Tartışılan bir diğer önemli başlık ise, Filistin Yönetimi’nin bir devlet olmadığı, bir devleti oluşturan uluslararası standartlarda belirlenmiş özelliklere sahip olmadığı, bu nedenle sadece devletlerin taraf olabildiği Roma statüsünü imzalamaya yetkili olmadığı. UCM ise BM’nin gözlemci üye kararını temel aldığını belirtiyor. Sadece bu dava için alınan bir yetki olduğunu da söyleyerek bu kararın UCM’nin Filistin Devleti’nin tanıması anlamına gelmediğini vurguluyor. 

UCM’nin bu kararıyla ilgili bir diğer konu ise İsrail’in var olan hukuk sistemi ve mahkemeleri. Eğer bir ülke askeri ve siyasi liderleri hakkında detaylı bir soruşturma yürütüyor hatta dava açıyorsa UCM söz konusu ülke ile ilgili konuya müdahil olmuyor. Bunun son örneği Aralık 2020’de İngiltere ile yaşandı. İngiltere’nin 2003-2009 yılları arasında Irak’ta savaş suçu işlediğine kanaat getiren UCM, aynı sebeple kovuşturmaya yer olmadığına karar vermişti.

UCM’nin kararı diplomatik bir yenilgi ve baskı unsuru oldu İsrail için. Ancak sırf soruşturma bile uzun ve zahmetli bir süreç ve genelde bir yılı aşkın bir süre tutuyor. Kararı alan Başsavcı Fatou Bensouda’nın görev süresi 15 Haziran’da tamamlanıyor. Geçtiğimiz hafta yapılan bir oylamayla yerine İngiliz avukat Khan Karim seçildi. IŞİD’e yönelik soruşturmasıyla bilinen Khan, bu soruşturmanın da kaderi belirleyecek isim olacak. İsrail’in yanı sıra, ABD de gelişmeleri yakından takip ediyor. UCM’nin Amerikan askerlerinin Afganistan’daki eylemlerini soruşturma yetkisi olduğunu açıklaması üzerine Trump UCM yetkililerine yönelik yaptırım kararı almıştı.

Filistin tarafı kendilerinin de terör saldırıları nedeniyle yargılanabileceklerini bilmelerine rağmen İsrail’i uluslararası bir kurum aracılığıyla köşeye sıkıştırmanın keyfini yaşıyorlar. İsrail ise başta BM olmak üzere uluslararası kurumlara güven olmayacağı ve İsrail’e yönelik çifte standart uygulandığı düşüncesini destekleyen bir karar ile karşı karşıya kaldığını düşünüyor. Tepkisini de mahkemenin neden İran ve Suriye’nin işlediği savaş suçlarına gözünü kapadığını sorarak gösteriyor.

İsrail söz konusu suçlamalar için IDF’e yönelik daha derinlikli soruşturmalar açabilir, yerleşimlerle ilgili hukuksal bir dayanak yaratmak için çalışma yapabilir ve en önemlisi diplomatik bir kampanya başlatarak daha çok ülkenin desteğini kazanmaya çalışabilir. Benzer bir çalışmayı Filistin Yönetiminin de yapmasını beklemek mümkün. UCM’nin bu kararı sayesinde iki devletli çözüm ve İsrail-Filistin çatışması yeniden gündemlerimize girerken, bu gelişmenin bir çözümü getirmekten çok, uzaklaştıracağını düşünüyorum.

Karel Valansi, OBJEKTİF 17 Şubat 2021 https://www.salom.com.tr/koseyazisi-117572-uluslararasi_ceza_mahkemesiacutenin_karari.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Disclaimer: La verdad i las istoryas ke mos kontamos

Bazado sovre la novela de 2015 de Renée Knight, Disclaimer es una seri psikolojika de suspenso, estrenada en Apple TV+ en 2024. Eskrita i dirijida por Alfonso Cuarón, ganador de sinko Premios Oscar, esta mini-seri de syete epizodios eksplora la fuersa de la verdad, de las istoryas ke mos kontamos i de la manera en ke vemos los evenimientos, ambezando tambiyen el peligro de los sekretos. En esta seri ay munchos aktores famozos: Cate Blanchett interpreta a Catherine Ravenscroft; Sacha Baron Cohen su marido Robert; Kodi Smit-McPhee su ijo Nicholas; Kevin Kline da vida a Stephen Brigstocke i Lesley Manville interpreta a su mujer Nancy. La istorya sige a Catherine, una periodista muy konosida. Un dia una novela aparese i empesa a deskuvrir un sekreto muy personal de su pasado.  Los eventos del pasado son kontados desde diferentes puntos de vista, la seri invita al spektator a kestyonar la memoria, la identidad, la persepsion i la relasyon entre la verdad i la manera ke kontamos la mizm...

NATO’s Southern Flank is Becoming a Strategic Frontier

On 8 July, as NATO leaders gathered in Ankara, the ceasefire between the United States and Iran collapsed, with Washington launching renewed strikes as the meeting was underway. The conflict involving Iran that began on 28 February was expected to remain limited in duration and was widely described as a “short-term excursion,” yet, more than six months later—after an April ceasefire, a June memorandum of understanding, and its collapse—the conflict remains unresolved. For Washington, the conflict has become a sustained drain on attention, assets, and Alliance coherence, raising difficult questions about burden sharing and the credibility of U.S. deterrence commitments across the Middle East.   The conflict’s prolongation and intensification, with regionalization still unfolding, have called into question whether NATO’s Southern neighborhood framework—and, by extension, the U.S. force posture underpinning it—is sufficient for the current security environment. The Alliance des...

From the Indo-Pacific to the Middle East: can the NATO’s IP4 Partnership Model work?

Recent proposals to broaden the Abraham Accords have renewed discussion of regional security cooperation in the Middle East. In May 2026, U.S. President Donald Trump publicly called on Saudi Arabia, Qatar, Pakistan, Turkey, Egypt, and Jordan to join the Abraham Accords, in a social media post following phone calls with regional leaders, describing the initiative as an “unparalleled world coalition” (Chiacu and Pamuk 2026). This proposal, although framed in diplomatic and political terms, raises a more structural question: can NATO’s Indo-Pacific Four (IP4) partnership model of selective, issue-based cooperation be adapted to the Abraham Accord countries? The question matters because the Middle East has repeatedly struggled to institutionalize durable and inclusive security arrangements. Existing frameworks such as the Gulf Cooperation Council (GCC) and the Arab League have not developed into effective collective security mechanisms, while more ambitious proposals such as the Middle Eas...