Ana içeriğe atla

Bahout: Arap-İsrail çatışması gibi bazı sorunların çözümü yok

Institut d’Etudes Politiques de Paris’de Ortadoğu profesörü ve Fransa Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Politika Planlama Birimi’nde daimi danışman olan ve günümüzde Carnegie Washington’ın Ortadoğu programında misafir akademisyen olarak görev alan Joseph Bahout, Charlie Hebdo saldırısını, yabancı savaşçıları, Suriyeli mülteci sorunları ve Ortadoğu’nun geleceği hakkındaki düşüncelerini konuştuk



Charlie Hebdo saldırısını nasıl tanımlarsınız, altında yatan sebepleri nasıl açıklayabiliriz?
Charlie Hebdo saldırısı oldukça karmaşık bir konu. Dışardan bakıldığında Batı hedeflerine yapılmış terörist bir saldırı olarak gözüküyor. Fransa’nın radikal bir biçimde din ve devleti ayırdığını ve entelektüel geleneklerinde dini eleştirmek, mizah ve dokundurma olduğunu unutmamak gerekir. İkinci konu Charlie Hebdo’yu 11 Eylül benzeri terör saldırılarından ayıran özelliği saldırının dışarıdan değil Fransızlar tarafından gerçekleştirilmiş olması. Saldırganların adları Said ve Şerif Kuaşi, Müslüman ve Cezayir asıllıydılar ama sonuçta ikinci veya üçüncü kuşak Fransız’dılar. Bu bize entegrasyon ve ırkçılık sorunu olduğunu gösteriyor. Üçüncüsü IŞİD, El Kaide ve Ortadoğu’da olanlarla bağlantılı. Ancak sadece bunlar sorunu anlatmaya yetmiyor. Avrupa Müslümanları son 3-4 yıldır televizyonlarda Suriye ve diğer yerlerde olan katliamı seyrediyor. Bu süreçte gittikçe daha da içselleştirdikleri bir düşünce var; Batı Müslümanların ölmesine izin veriyor ve müdahale etmiyor. Suriye’de meydana gelen kimyasal saldırı sonrasında ABD’nin kırmızı çizgi ve müdahaleden vazgeçmesi ile Arap dünyasında dolaşan tweet’lerde, Facebook paylaşımlarında ve makalelerde, ‘Suriyelilerin canı önemli, değerli değil. Eğer oyunun kuralı buysa biz de kendimizi yapabildiğimiz gibi savunalım,’ sözleri öne çıkmaya başladı. İşin ilginç tarafı Fransa Batı’nın çizgisinde değildi. Charlie Hebdo saldırısından üç yıl önce Hollande olanlardan Esad’ın sorumlu olduğunu ve ondan kurtulmak gerektiğini açıklamıştı. Ancak Müslümanların düşüncesinde, tüm Batı Müslümanları kendi haline ve İran’ın, yükselen Şiiliğin ve Hizbullah’ın insafına bıraktı.  
Ne yapılabilir?
Beni endişelendiren, benzer bir saldırının tekrarında Batılı karar vericilerin kolaya kaçıp ‘Aşırıların yükselişini durdurmak için Esad gibi rejimlerle işbirliği yapmalıyız,’ düşüncesine yönelmeleri. Bu etik olarak doğru olmadığı gibi reel politik ve fizibilite olarak da büyük bir hata olur. Gerçekte Esad gibi rejimlerin ayakta kalması her geçen gün yeni bir cihatçılar jenerasyonunu doğuruyor.  Problemin köküne inmek için bölgenin politik yapısını yeniden düzenlemek, yönetime daha farklı grupların da eklenmesine olanak vermek, Sünni konusunun özüne inmek gerekir. Bunu ancak Sünni yönetimi temsil eden bir ülke yapabilir, doğru ya da yanlış İran kuklası olarak görülen bir ülke değil. Kanımca kolay çözümlere hemen ulaşmak için çok acele etmemeliyiz çünkü bu birkaç yıl içinde tam tersine sorunlar yaratabilir. 
Fransız toplumu ve entegrasyon sorunu hakkında ne düşünüyorsunuz? Beni endişelendiren saldırganların Fransa’da doğmuş olmaları…
Fransa’nın diğer birçok Batılı ülke gibi belki de diğerlerinden daha fazla bir kolonyal geçmişi var. Bu nedenle Kuaşi tarzı kişiler Fransız tarihinin bir ürünü. Bu durum Marine Le Pen ve aşırı sağcıların iddia ettiği gibi gevşek imigrasyon yasalarının bir sonucu değil. Bu kişiler Fransız kolonilerinde yaşayan ve 1950’lerde Fransız vatandaşı olanların çocukları. Sayılarla konuşacak olursak, İslam Fransa’da ikinci din. Günümüzde yaklaşık 5-6 milyon Müslüman yaşıyor. Eğer yaşadıkları ekonomik ve sosyal sorunlardan haberdar değilse kimse bu kişilerden şiddetli bir saldırı beklemezdi. Ancak saf olmamak lazım bu kişilerin bir kimlik sorunları da var, burada kendilerini evde hissetmiyorlar. 
Fransa’nın bir özelliği var. Başka hiçbir ülkede olmayan bir sekülerlik, laïcité tanımı var. Fransa’da radikal, bazen de şiddetli din karşıtı bir duruş var. Şalom’a konuştuğumun farkındayım ama Yahudiler için bu durum farklı. Fransa’da din hakkında dalga geçebilirsin, dine dil uzatabilirsin. Devrimden sonra Fransız Cumhuriyeti kilise karşıtı politikalarla kuruldu. Fransa’nın böyle bir özelliği var ve aynı zamanda Fransa’nın DNA’sına yabancı 5-6 milyon kişi var. İslam ise toplum ile din arasındaki ilişkiyi farklı tanımlar. Din bir davranış biçimi, bir kanundur. Fransa’nın politik kültürü hiçbir dini grubun kendi arasında organize olup söz sahibi olmasına izin vermiyor. Fransa’nın ana prensiplerini değiştirmesi gerektiğini savunmuyorum kesinlikle, ancak bu kişilerin kimlik sorununu çözebilmek için adımların atılması gerekiyor. Sorun sadece politik, ekonomik veya sosyal değil.
Ne tavsiye edersiniz?
ABD’ye veya İngiltere’ye gittiğinizde kamu hizmetinde, mecliste onları görebiliyorsunuz, ABD’nin siyahi bir başkanı var hatta. Bu nedenle Fransa’da tanımlandığı üzere ‘görünür azınlıklar’ sorunu pozitif ayrımcılık ile oralarda bir şekilde çözülmüş. Ancak Fransa’nın ‘Senin nereden geldiğin, kökenlerin beni ilgilendirmiyor’ felsefesi, bu kişileri kamuda daha görünür kılacak pozitif ayrımcılıktan mahrum etti. Fransa’da 12 yıl yaşadım. Fransız parlamentosuna baktığınızda pek fazla Müslüman, siyahi, Magripli veya Vietnamlı görmezsiniz. Fransa kolonyal bir güçtü, bu kişiler Fransa’da yaşıyorlar ama temsil edilmiyorlar. Kota koyma taraftarı değilim ama cumhuriyetin birliğini bozmadan bu kişilerin temsil edilebilmeleri için bazı yolların açılması gerekiyor. Zor bir konu ama aynı zamanda öncelikli olarak çözülmesi gerekiyor çünkü durum tehlikeli hale geliyor. Pek konuşulmadı ancak Charlie Hebdo’dan sonra 6-7 camiye saldırı düzenlendi. Bu bir iç savaş tohumudur demiyorum ama toplum içi gerginlik artabilir.

Fransa birçok Batılı ülkeden daha fazla yabancı savaşçı yolladı Suriye ve Irak’a. Kim bu kişiler? Neden bu yolu seçtiler?
Fransa Suriye’ye 750 yabancı savaşçı yolladı, bunlardan 200 tanesi halen orada. Burada çarpıcı olan, bu kişilerin yüzde 40-45 kadarının Müslümanlığı seçen Fransızlar olması. Bu kişiler Fransız isimlerine sahip Katolik’tiler, İslamiyet’i seçip Ali, Hüseyin, Ahmet oldular. Dini sosyolojiden yeni geçenlerin dini kurallara daha bağlı olduklarını biliyoruz. Daha çok göstermek isterler. Bu yüzden bu kişilerden Suriye’ye giden daha çok oldu. Ancak buradaki soru, “Neden 21. yüzyılda Breton veya Alsace’da oturan 17-18 yaşındaki bir Fransız İslamiyet’i seçer?” Müslüman olmaları onların Fransız toplumuna daha iyi uyum sağlamalarına yardımcı olmuyor.
Fransız istihbaratı bu kişileri sorguya çekti ve sosyologlar dosyaları inceledi. Bu kişilerin söylediği din değiştirmelerinin ve Cihat’ın hayatlarına bir anlam kattığı. Birçoğu din değiştirmeden önce Médecins Sans Frontières, Relief Aid gibi kuruluşlara girip üçüncü dünya ülkelerinde çalışmak istemişler. Bu kişilerin bir amaç, bir gaye uğruna emek harcama istekleri var ancak bunu seküler dünyada bulamamışlar. Böylece önce din değiştirmişler, sonra dindar olmuşlar, daha sonra fanatik ve en sonunda da katil. 100 profili inceleyen Fransız bir antropoloğun çalışmasını okudum. Bu gençlerin birçoğunun ailesi solcu, dindar olmayan ebeveynler.  Bu kişiler bir misyon arıyorlar ve Suriye’ye giderek yararlı olacaklarına inanıyorlar. Birçoğunun hayal kırıklığı içinde Fransa’ya döndüğünü söylemeliyim. IŞİD’in yerel üyeleri onlara kötü davranıp mutfak işi gibi işlerde görevlendirdiler. Fransa’ya döndüklerinde, ‘Bu mu Cihat?’ diye sorguladılar. Bu durum Fransız toplumunun önemli bir sorununu gösteriyor. Sorun sadece ekonomik ve sosyal değil aynı zamanda politik ve toplumsal.  
Arap Baharı büyük bir hayal kırıklığıydı. Alışık olduğumuz devlet-dışı örgütlerden farklı olan IŞİD’in varlığını da ekleyince Ortadoğu’nun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Arap Baharı bir hayal kırıklığı. Bazıları Arap Baharı’nı zaten başarılı olamayacak bir süreç olarak gördü en başından beri çünkü insanlar dindar burada bir devrimin olması mümkün değil diye düşündüler. Bu görüşü kesinlikle paylaşmıyorum. Bir diğer kesim, bu isyanın olması iyiydi ancak bu konuda bir şeyler yapabilecek politik güçler eksikti ve bu nedenle sonucu kötü oldu. 
Bu görüş kısmen doğru. Üçüncü ve benim de hemfikir olduğum görüş ise Arap isyanları hakkında iyimser olmamız için birçok sebep vardı. Ancak birkaç tanesi başarısız oldu. Bir tanesi toplumun yapısı. Sivil toplum yeterince güçlü değildi, politik güçler iyi organize olamadılar, liberalizm geleneği Arap dünyasında çok zayıf veya hiç yok. Ancak buna Batı’nın ve özellikle de ABD’nin bu devrimlere sırt çevirdiğini eklemek gerekir. 
ABD’nin demokrasi getirme isteği ile pek uyumlu değil bu durum…
Ben hazır, à la bouche demokrasi getirme çalışmaları taraftarı değilim. Ancak aynı zamanda Obama’nın hiçbir şeye dokunmama politikası taraftarı da değilim. Çünkü en nihayetinde Batı’nın kendi değerlerine sahip çıkması gerekir. Batı tarafından doldurulmayan bölgedeki güç boşluğu, Körfez ülkeleri tarafından dolduruldu. Bu ülkelerin devrim karşıtı, mezhepçi ve dindar oldukları biliniyor. Eğer arenayı onlara bırakırsan El Nusra veya IŞİD gibi aktörlerin çıkmasına da şaşırmamak gerekir. Beş yıl önce Arap ülkeleri hakkındaki Batı raporları şunları vurguluyordu; “Diktatörler ile İslamcılar arasında kalan ülkelerdeki tıkanıklık sağlıksız. Bunu bozmalı, sivil toplumu, liberal güçleri desteklemeliyiz.” Benim için demokrasi ancak bu şekilde getirilebilir. 
Arap Baharı başladığında Batı bir anda “Bizim konuyla alakamız yok,” dedi. İslamcılar daha organize olduklarından hâkimiyeti ele geçirdiler. Bu nedenle Suriye’deki gibi diktatörlük rejimleri daha baskıcı, daha şiddetli oldu. Arap Baharı büyük bir hayal kırıklığı, bence kaçırılmış bir fırsat. 
Eğer Arap entelektüel tarihine aşinaysanız bilirsiniz, 1920 ve 1930’larda gerçek anlamda liberal, çoğulcu bir sistem kurulabilirdi. Bunu gerçekleştirilememesinin birçok sebebi var, Arap-İsrail çatışması da bunlardan biri. Ama İsrail kurulmadan önce bile Avrupa’daki faşizmden etkilenmiş bazı Arap faşist hareketler doğmuştu. 
O dönemin İslam’ı, Müslüman Kardeşler’in yükselişi de etkili oldu. Arap burjuvazisi de böyle bir değişikliğe hazır değildi. 
Bugün o hatayı telafi edebilirdik ama yine kaçırdık. Ve bu sefer artık sadece kaçırılmış bir fırsat değil, bir kaos var. Başarısız devletler var, ülke yapıları eğer yok olmadıysa bozuldu, isyan hali maalesef IŞİD gibi güçlerin elinde. On yıl sonra Batı geriye baktığında, “Daha fazla bir şeyler yapmalıydık,” diyecek ama çok geç olacak. 

Bir de Suriyeli mülteci sorunu var Türkiye gibi çevre ülkelerin toplum yapılarını değiştiren…
Suriye gerçek anlamda bir kâbus ve yakın bir gelecekte çözülmesi beklenmiyor. Suriye 22 milyon nüfuslu bir ülke. Bugün 8-9 milyon kişi göç etmiş durumunda, bu da ülkenin neredeyse yarısı demek. Bunun 4-5 milyonu yurtdışında, komşu ülkelerde mülteci halinde. Mülteci konusunda çalışanların bildiği bir gerçek var ki mülteci durumunda olanların üçte biri ülkelerine geri dönmez. Dolayısıyla Ürdün, Lübnan, Türkiye gibi ülkelerde demografik bir değişimden bahsediyoruz. Lübnan ve Ürdün örneğinde ise bu değişim mezhepçidir ve politik dengeyi de etkiler. Mesela Lübnan siyasi görev paylaşımı Sünni, Şii ve Hıristiyan toplumlar arasındaki bölüşüme bağlı. Bir anda sisteme 500 bin kişi eklersen, şu an 1,5 milyon var bunun 500 bininin kaldığını düşünürsek, ülkenin siyasi yapısını, kimlik ve aidiyetini değiştirirsin. Bu durum bir kanun veya AB’den gelecek para ile çözülebilecek bir konu değil. Son 30-40 yıldır Lübnan’daki en ateşli tartışma Filistinli mültecilerin durumuydu şimdi bunlara Suriyeliler de eklendi. Geri dönüş hakkını beş yıl sonra Beşar Esad ile konuşacağız, eğer hala koltuğundaysa. Bu da Batı’nın öngörüsüzlüğü. Ölümleri durdurarak bu şekilde kısa süreli bir çözüm bulabiliyorsun ancak muhtemelen iki sene sonra bu bir problem olarak karşına çıkacak.
Ortadoğu’nun geleceği hakkında iyimser misiniz?
Hayır, açıkçası değilim. Arap-İsrail çatışması yüz yıldır devam ediyor ve çözülemedi. Sanırım biz ölünce de bu ihtilaf devam edecek. İnsan doğasının neden her soruna bir çözüm aradığını anlayamıyorum. Bazı sorunların çözümü yoktur. Ortadoğu bugünkü kadar patlamaya hazır olmayacaktır ancak kendisini organize etmesi ve yeniden şekillendirmesi için zamana ihtiyacı var. Körfez bölgesi istikrarını sürdüreceğe benziyor ama onların da İran, Batı ile bir anlaşmaya varsa da varmasa da veraset, İslam ve kaynak sorunları olacak. Suudi Arabistan’ın on yıl sonra da bugün bildiğimiz Suudi Arabistan olacağından emin değilim. Bugün sorun olmayan birçok konu gelecekte genel istikrarsızlık listesine eklenecek. Irak daha iyi durumda olacak ancak IŞİD Irak’ı bırakıp Suriye’ye geçecek. Bazı problemleri olayları sakinleştirmek için tedavi edebiliriz ama mülteci sorunu gibi sorunlar birkaç günde düzelmez. Tüm bu nedenlerden dolayı iyimser olmak çok zor. Bugün Arap milliyetçiliği neredeyse öldü, IŞİD var, liberaller Arap isyanları ile şanslarını kaçırdılar… Önümüzdeki 10-15 yılı pozitif anlamda değiştirecek aktörün nereden çıkacağını öngöremiyorum. 

Karel Valansi Şalom Gazetesi 4 Şubat 2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayır, hayat her şeye rağmen devam etmiyor

6 Eylül 1986.Uzun bir aradan sonra restore edilerek yeniden ibadete açılan Neve Şalom Sinagogu’ndaki bu ilk şabat duasında normale nazaran daha az bir kalabalık vardı. Henüz okullar açılmadığı için, bir çok aile yazlıklarından İstanbul’a dönmemişti. Bu durum, teröristlerin planladığı kadar büyük bir saldırı gerçekleştirmelerine engel oldu ancak dini vecibelerini yerine getirebilmek için sinagogun kapılarından son kez içeri giren 22 kişinin hayatlarını, geride kalan ailelerinin ve bizlerin umutlarını çaldılar. 1940’larda Galata bölgesinde artan nüfusun ihtiyacını karşılamak üzere Musevi lisesinin spor salonunun iptali ile ibadethaneye dönüştürülen geçici mekan, ileriki yıllarda kurulacak Neve Şalom Sinagogunun da temelini oluşturmuştu. 1951 yılında açılan modern sinagog için seçilen ismin kelime anlamı “barış vahası” idi. Ancak bu 65 yıl boyunca isminin aksine birçok terör saldırısının ana hedefi oldu. 1986 saldırısına kadar Türkiye’deki herhangi bir cami veya kilise gibi gezilebilen, k…

Zelenskiy’nin Ukraynası

İdealist, cesur ve yolsuzluklara karşı duran bir öğretmenin tesadüfler sonucu devlet başkanı olmasını konu alan ‘Halkın Hizmetkârı’ dizisinde oynadığı rol hayatını değiştirdi. Küçük bir kasabadan gelen ve kabare grubuyla ülkeyi gezen 1978 doğumlu Vladimir Zelenskiy, önce önemli bir aktör, sonra ülkenin devlet başkanı oldu.  Oynadığı bu rolle halkın sevgisini, daha önemlisi güvenini kazanan Zelenskiy, geçen sene yapılan seçimlerde rakibi eski Devlet Başkanı Petro Poroşenko’yu büyük bir farkla yenerek Ukrayna’nın yeni devlet başkanı seçildi. Oynadığı rol senaryodan sıyrılıp gerçeğe dönüşürken, siyasi bir tecrübesi olmayan bir komedyenin, siyasete uzak yeni bir ismin seçilmiş olması, halkın daha önce yaşadığı hayal kırıklıklarını, müesses nizama olan kızgınlığını ve bıkkınlığını göstermeye yetiyor. Rusya tehdidi ise dil ve kimlik açısından bir hayli bölünmüş olan halkın tek bir isim üzerinde anlaşmasını sağlamış oldu. Siyasi bir geçmişi, tecrübesi bulunmayan Zelenskiy, Ukrayna’ya vaat e…

Koronavirüs Türkiye-İsrail İlişkilerinde Bir Kapı Aralayabilir mi?

Koronavirüs bir çok ilişkiyi yeniden tanımlarken, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin yeniden normalleşmesi için bazı fırsatlar da sunuyor. Ancak bunları değerlendirmek, yeni bir bakış açısıyla ilişkileri ele almak bu iki devletin elinde. İlişkilerdeki güvensizlik ve bunun halklara yansıyan olumsuz etkisi istenirse aşılabilir ama bunun için başta siyasi irade ve dış politikada bir açılım gerekir. Doğal afetlerin ya da pandeminin başlatacağı bir yakınlaşma ancak bu irade olursa sağlanabilir. 
İsrail koronavirüse bir yıldır süren siyasi bir kriz ve Yüzyılın Anlaşması’nın açıklanmasının hemen ardından yakalandı. Pandemiye karşı sert tedbirleri çok hızlı aldı. Zayıf halkası ise modernliği ve seküler yaşam tarzını reddeden Haredimlerdi(ultra-Ortodoks Yahudiler). Türkiye ise koronavirüse karşı biraz daha geç ve bu kadar sert olmayan ama gerekli bir takım tedbirler aldı.  Elinin değdiği her yeri ve her şeyi içine alan ve hayatı durdurma noktasına getiren koronavirüse karşı insanlık büyük…