Ana içeriğe atla

Yazımın bir incelemesi

Filistin meselesi üzerinden kurulan Siyonist İsrail karşıtı dayanışma; yerini İran karşıtlığına bıraktı

İntizar 19 Şubat 2016

Türkiye'deki Yahudi Cemaati'ne yakın bir yayın organı olan 'ŞALOM'un  internet sitesinde yayınlanan Karel Valansi imzalı köşe yazısı bölgemizde oluşan yeni dengeleri hangi kaygıların ortaya çıkarmakta olduğu konusunda dikkate değer tespitlerde bulunuyor. İsrail'in hassasiyetlerine yakın, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin düzelmesini arzulayan bir bakış açısından yapılan bu tespitler önemli. Zira böylece Siyonist İsrail ile bırakın ilişkilerin düzelmesini, ilişkilerin tamamen koparılması ve hatta Siyonis İsrail'in bölgeden sökülüp atılması yaklaşımına tam bir karşıtlık teşkil eden taraftan olayın nasıl görüldüğünün anlaşılması mümkün oluyor. Böylece kim kiminle hangi hassasiyetlerle bir araya geliyor, birliktelik kuruyor gibi soruların cevaplarının daha bir netlik kazanması, yapılabilecek spekülasyonların ortadan kaldırılması mümkün olabiliyor. 
 
Şalom'daki köşe yazıları, yaptığı ropörtajlar v.s vasıtasıyla Karel Valansi'nin ortaya koyduğu tespitlerin de dikkatle takip edilmeye değer nitelikte olduğunu ayrıca söylemek gerekiyor. Türkiye-İsrail ilişkilerinin hangi minvalde mesafe kat ettiğini görmek için bu veri yolunu takip etmek yardımcı olacaktır.
 
"Gazze'nin ikinci kapısı" başlığı ile yayınlanan yazının ilk kısmı Türkiye-İsral ilişkilerinin yeniden eski durumuna getirlmesine dönük faaliyetlerin süreci anlatılıyor;
"Aralık ayında basına sızan Zürih görüşmelerinden sonra Türkiye ile İsrail Cenevre'de yeniden bir araya geldiler. Görüşme sonrası ilk resmi açıklama ise AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik'ten geldi. Pazartesi günü Çelik, tazminat konusunda imza atmaya yakın olduklarını açıkladı. Özürden sonra tazminatta da anlaşılırsa Türkiye'nin talep ettiği maddelerden geriye sadece Gazze ablukası kalıyor."
Türkiye ve İsrail arasında; 'Mavi Marmara olayı'nın iki ülke ilişkilerinde geride bırakılmak istenen bir dönem olarak kabul edildiği tespiti ile yazı devam ediyor;
"İki tarafın da olumlu tavrı, Türkiye ile İsrail arasındaki normalleşme için doğru zamanın artık geldiğini gösteriyor. Gazze konusunda sunulan yapıcı öneriler ise bu işi daha fazla yokuşa sürmek yerine, Mavi Marmara olayının iki ülke ilişkilerinde geride bırakılmak istenen bir dönem olarak kabul edildiğini gösteriyor."
Yazının devamında "Türkiye'nin Gazze'nin yeniden yapılanmasında öncelikli ülke olması" noktasında bir tespit var ki; İsrail gibi bir ülkenin bırakın Türkiye'nin bu işte öncelikli olmasını Gazze'nin yeniden yapılanmasının önünü niçin açtığın, sıkıca sorgulamak gerekiyor.
 
Hadi Türkiye'nin Gazze için öne çıkmasını anlamak mümkün, peki Siyonist İsrail daha önceleri asla bu yaklaşımın gündeme bile gelmesini istemezken şimdi bu olayın gerçekleşmesinin önünü niçin açıyor? Siyonist İsrail neyin karşılığında bu noktaya geldi? Her ne kadar sonraki paragraflarda bu sorunun sorulması ve cevaben Türkiye'nin HAMAS üzerindeki etkisinin İsrail lehine kullanması şeklinde bir izah getirilse de -ki bu da bir seçenektir- asıl sebebin daha farklı olduğunu söylemek mümkün. Acaba esas sebep; Gazze açıkları da dahil Doğu Akdeniz'de bulunan doğalgazın çıkarılması, taşınması ve Batı pazarına ulaştırılması konusu ile ilgili olabilir mi?  Gazze'ye nisbi bir rahatlık, bu rahatlığın temini için Türkiye Cumhuriyeti gibi bir devletin devreye girmesi ve bunun karşılığında söz konusu doğalgaz yatağının ortaya çıkaracağı ekonomik değerin paylaşılması... Acaba sebep bu olabilir mi? Her halde Gazze'nin yeniden yapılanması için Siyonist İsrail'in insani hassasiyetlerle hareket ettiğine inanılması beklenmiyor..!? Doğrusu bundan da daha önemli bir sebep var. Yazar o sebebi yazının esas yazılma sebibini teşkil eden kısımda ortaya koyuyor... 
"Gazze konusunda kilit artık deniz ambargosunun kalkması değil, Türkiye'nin Gazze'deki etkinliğinin artması. Geçtiğimiz haftalarda görüşüne başvurduğum İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Shai Cohen'in de dediği gibi Türkiye'nin Gazze'nin yeniden yapılanmasında öncelikli ülke olması,Cenevre görüşmesi sonrası basına yansıyan Türkiye'nin Gazze'nin altyapısını iyileştirmeye yönelik maddeleri ile de örtüşüyor.
 
Türkiye'nin yıldızı Gazze üzerinden parlarken İsrail buna neden onay veriyor diye bir soru aklınıza takılırsa burada Türkiye'nin Hamas üzerindeki etkisi devreye giriyor. İsrail Savunma Bakanı Yaalon'un açıklamalarını takip ederseniz, Hamas'ın elinde bulunan İsrailli askerlerin cenazelerinin iadesi gibi şartlar önermesi, Türkiye'nin Hamas üzerindeki etki gücünü sınamak istediğini gösteriyor. Cenevre görüşmesi hakkında basından öğrendiğimize göre, İsrail'in Türkiye'den talepleri arasında Hamas'ın daha ılımlı olması için ikna edilmesi de var.
 
Hamas yönünde de İsrail ile yeni bir çatışmaya girilmek istenmediği, Haniye gibi en yetkili ağızlardan duyuluyor. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen Türkiye'nin de dâhil olduğu ülkelerden Gazze'ye yollanan inşaat malzemelerinin önemli bir bölümünün Hamas tarafından bir sonraki savaşta kullanılmak üzere yeni terör tünelleri inşasında kullanıldığı ise bir başka gerçek."
Evet birden bire ne oldu da Türkiye ile Siyonist İsrail arasında nispeten bozuk olan ilişkilerin yeniden düzeltilmesi noktasında hızlı ve büyük adımlar atılır oldu? Bunun bir sebebine yukarıda dikkat çekilmeye çalışıldı. Ama bundan daha da önemli olan bir sebep olmalı. 
 
Doğu Akdeniz'deki doğalgazın çıkarılıp Batı pazarına ulaştırılması ve bundan elde edilecek ekonomik imkanların paylaşılması önemli bir izah edici unsur. Bir izah edici unsurdan daha da önemlisini yazar büyük bir açıklıkla ortaya koyuyor: İRAN...
 
Aslında İran İslam İnkılabı gerçekleştiği günden beri bir tehdidti Siyonist İsrail ve onun dostları, destekçileri, onun bölgede bulunmasında her türlü fayda temin eden güçler için. Ama bu tehdit algısı önceleri daha çok Siyonist İsrail için belirgin, diğer bölge ülkeleri için ise daha az etkiye sahipti.  Bir de İran İslam İnkılabının bir çok amacı somutlaştıkça oluşturmuş olduğu etki de o denli belirginleşti. Dost olanlar bundan memnun olurken, düşmanlık besleyenlerin bu durumu 'belirginleşen tehdit algısı' olarak tanımlamaları söz konusu oldu. İşin dikkat çekici tarafı ise önceleri bu tehdit algısını sadece Siyonist İsrail hissederken artık başta Suudi Arabistan ve onunla beraber hareket eden diğer bölge unsurları ve ülkeleri ve ne yazık ki Türkiye de, İslam İnkılabının amçlarının somutlaşmasından tedirginlik hissetmeye başladı.
 
Yazar yazısının devamında söz konusu bu ortak tehdit algısı üzerinden Türkiye'nin, Suudi Arabistan'ın ve Mısır'ın Siyonist İsrail ile işbirliği ile ilgili imkanları sıralıyor.   
"Türkiye ile İsrail konusunda olumlu yönde gelişmeler yaşanırken, arka planda bu yakınlaşmadan oldukça rahatsız olan bir ülke var; Mısır. Müslüman Kardeşler Lideri Mursi'nin devrilmesinin ardından Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkiler malum. Karşılıklı suçlamalar, ticaret ve askeri dâhil birçok anlaşmanın iptal edilmesi ve elçilerin geri çekilmesi ile sonuçlanmıştı. Ortadoğu'da Müslüman Kardeşler'in son güçlü kalesi olarak tanımlanan Gazze'ye, Müslüman Kardeşler'in kardeş örgütü Hamas'ı destekleyen Ankara'nın geliyor olması Sisi yönetimiyle beraber İsrail ile stratejik bir işbirliği geliştiren Mısır'ı oldukça rahatsız ediyor.
 
Görüşmelerin detaylarını isteyen Mısır'ın bu tepkisinden sonra Ankara ile Kahire arasında arayı bulma görevi İsrail'e düştü. Yani bir anlamda Türkiye ile İsrail arasındaki yakınlaşmanın gerçekleşebilmesi için Mısır'ın Türkiye ile ilgili endişelerinin giderilmesi gerekiyor. Alıştığımız gerçeklerle pek de uyuşmayan bu durumda İsrail'in Türkiye ile Mısır arasında bir nevi arabulucu rolüne soyunduğunu söylemek mümkün.
 
Hamas ile IŞ(İD)'e karşı güçlü bir işbirliğine giren iki ülke birçok konuda birbirlerini destekliyor. Gazze'den silah ve cihatçı geçişi için kullanılan tüneller Mısır tarafından bir bir yıkılırken, İsrail Sina'da hiç olmadığı kadar Mısır askeri gücüne izin veriyor. İran tehdidi ise iki ülkeyi birbirine daha da yakınlaştırıyor. Bu önemli işbirliğini tehlikeye atmak istemeyen İsrail'e de, Ortadoğu'nun en önemli iki ülkesi arasında arabuluculuk yapmak kalıyor."
Ve yazar bütün bunlardan sonra esas tam da bam teli olarak nitelenebilecek bir tespitte bulunuyor; "Filistin meselesi üzerinden kurulan İsrail karşıtı Arap dayanışması yerin İran tehdidine bıraktı". 
 
Belki yazının başından beri niçin Gazze'nin yapılanmasında Türkiye'nin önünün açıldığı sorusunun cevabının tam da formüle edildiği nokta burası. Siyonist yaklaşımın doğasında Filistinliler ile ilgili asla insani bir yaklaşım bulunamaz.   Siyonizm sürekli bir yok ediş, sürekli bir sürme, çıkarma, sürekli bir yayılma bakış açısıyla inşa edilmiş bir yaklaşımı içermektedir.  
 
Eğer insani bir yaklaşımın Siyonist İsrail'den sadır olması beklenemez ise o halde gerçek sebep bu olmalı; yani İran İslam İnkılabının Siyonist idrakli İsrail için oluşturduğu tehdit.
 
Peki niçin bölgedeki bazı İslam ülkelerinin iktidarları da Siyonist İsrail ile aynı tehdit algısına sahipler? Belki Suudi Arabistan için bunu anlamak mümkün. Zira Suudi Arabistan'ın tıpkı Siyonistler gibi bir yaklaşım tarzına sahip olduğu söylenebilir. Ama Mısır ve Türkiye gibi ülkelerin de İsral'in tehdit algısını paylaşıyor olması anlaşılır gibi değil ve bu gerçekten çok incitici.... Yazının bu çerçevedeki devamı şöyle; 
"Arap Baharı ile birlikte bölgede önemli bir değişim daha yaşandı. Filistin meselesi üzerinden kurulan İsrail karşıtı Arap dayanışması yerini önce Müslüman Kardeşler'e, daha sonra da İran tehdidine bıraktı. Buna cihatçıların güçlenmesi de eklenince, ana tehlike algısı değişti. Bu nedenlerle İsrail birçok Arap ülkesiyle ilişkisini geliştirebildi. En başta da Suudi Arabistan geliyor.
 
Kral Salman yönetimindeki Suudi Arabistan, İran konusunu ana tehdit olarak belirleyerek bölgedeki birçok iç çekişmeyi çözme yoluna gitmeyi tercih etti. Bunun başında da Türkiye ile Mısır geliyor. İki ülke ilişkilerinin iyileşmesi için Suudi girişiminden söz edilirken, İstanbul'da nisan ayında gerçekleşecek İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesine Mısır'ın da katılıyor olması, bu konudaki önemli bir gelişme."
Böylece anlaşılıyor ki; asıl plan; genel manada Filistin davası, özelde de Gazze ile ilgili olarak bir çözüm üretmek değil, tam tersine günümüzde bir mihenk taşı mesabesindeki bu davanın içinin boşaltılması ve böylece İran İslam İnkılabının ortaya koyduğu önermelerin, amaçların sonuça ulaşmasında en önemli etkenin ortadan kaldırılmasıdır diyebiliriz.
 
Yazının sonunda bir diğer mihenk taşı olan Suriye meselesi üzerinden de önemli tespitlere değiniliyor; 
"Ve Suriye... Rusya'nın Suriye yoluyla Ortadoğu'ya geri dönmesi bir dönüm noktası. Rus uçağının düşürülmesi ile Türkiye ile ilişkileri tehlikeli sularda ilerlerken, İsrail'in bölgedeki askeri üstünlüğü de sona erdi. Suriye savaşı ile birlikte kimin eli kimin cebinde, kim kiminle dost veya düşman derken birçok ülke ilişkisi dayanıklılık testine tabi tutulmuş gibi. Ve tüm bu kaosun içinden uzun süredir ortak çıkar ve tehditleri örtüşen Türkiye ile İsrail ilişkileri güçlenerek çıkacağa benzer. Üstelik tek başına da değil, Türkiye ile Mısır ilişkisini de peşine takarak."
Son pargraf, son tespit, son cümle ve aslında bölgemizde yaşanan bütün hikayeyi ifade eden, kimin kiminle iş tuttuğunu/tutacağını ortaya koyan son yaklaşım. Belki de Suriye meselesinin niçin bir mihenk taşı olduğunu da ortaya koyan bir izah. 
 
Tekrar sormak gerekiyor peki niçin Siyonist İsrail'in çıkar ve tehdit algısı ile diğer bazı bölge ülkelerinin ama illa Türkiye'nin çıkar ve tehdit algısı ortak? Peki İslam dinini doğrunun kaynağı olarak bilen Müslümanların bu noktadan hareketle doğru-yanlış ekseninde olayları değerlendirmek ve doğrudan yana ve yanlışın da karşısında olmak gerektiği düşünülürse, ne yapmalı hangi tercihte bulunmalı? 
 
Yani Siyonist İsrail'in algıladığı tehdidi, bir tehdit olarak algılamakta ortak mı olmalı, yoksa bu tehdidin kaynağı olan İslam İnkılabı ile birlikte olup tehdidin şiddetini mi artırmalı? Ne yapmalı?

http://intizar.web.tr/analiz/haber/2334/filistin-meselesi-uzerinden-kurulan-siyonist-israil-karsiti-dayanisma#.VtBpO8fwz-Y

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Unutmayacağız

Unutmayacağız... Bu sözü ne kadar da çok tekrarlıyoruz. Oysa çok değil birkaç yıl sonra her şey gibi o unutulmaz denen şey de unutuluyor. Zamanın akışına bırakılıyor. Bir tek anne-babalar, eşler, çocuklar hatırlıyor, acısını en derinde hissediyor. Bir tek onlar için o yangın devam ediyor. Ateş bir tek düştüğü yeri yakıyor. Bu söz bir kere de hatalı çıksın istiyorum, olmuyor, çıkmıyor. Bu sene 15 Kasım’da bir yazı aradı gözlerim. Ama kuru kuru bir haber değildi istediğim, bulamadım. Fark ettim ki  bu konuyla ilgili sosyal medyada paylaşabileceğim yazılar ya daha önce kendi yazdıklarım, ya Şalom Gazetesi’nde çıkanlar, ya da geçen sene ben dahil dört kişiyle röportaj yapan Agos’un söyleşisiydi. Bu kadar. Aradan geçen 13 sene, 15 ve 20 Kasım saldırılarının vahşetini, korkunçluğunu, kayıplarını unutturmuş olmalı.  Çok daha önemli görülen konular olmalı ki, El Kaide terör örgütünün İstanbul’un göbeğine gerçekleştirdiği bu saldırılar konuşulmadan, kurbanları anılmadan geçilebiliyor. Ya

Prof. İnbar: “Barışçıl bir Ortadoğu görmeyeceğiz”

İbrahim Anlaşması'nın (Abraham Accord) imzalanması, istikrarsız Ortadoğu'da yaşanan bir hayli önemli bir gelişme. Prof. Dr. Efraim Inbar ile İsrail'in bu konudaki duruşunu ve Türkiye-İsrail ilişkisinin geleceğini konuştuk. Prof. Inbar, Kudüs Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün (Jerusalem Institute for Strategic Studies, JISS) başkanı ve Bar-Ilan Üniversitesi'nde siyaset bilimi öğretim üyesidir. Prof. Inbar, 23 yıl boyunca Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin (BESA) kurucu direktörü görevindeydi. Ortadoğu stratejik sorunları, İsrail-Filistin diplomasisi ve Türkiye-İsrail ilişkileri konularında uzmanlaşmış olan Prof. Inbar ŞALOM’un sorularını cevapladı.   Geçtiğimiz salı günü tarihi bir ana tanıklık ettik. İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail ile Bahreyn arasında imzalanan barış anlaşmalarını nasıl değerlendirirsiniz? İlk söyleyeceğim bunun sıcak bir barış olduğu. Halklar arasında iletişim var ve malların dolaşımı mevcut. Böyle bir ilişk

“We are Beyond What I Had Dreamed of When I Moved to Dubai”

Cem Habib  We talked about how the peace deal between Israel and the United Arab Emirates affected the Jewish life in the Emirates, with the investment manager Cem Habib, who has been living in Dubai since 2016, and who is one of the founding members of the Jewish Council of Emirates (JCE), the first officially recognized Jewish community of the UAE. How long have you been living in Dubai? What influenced you in deciding to live here? I moved to Dubai in 2016, before I had been living in London. My customer base at that time was in Kazakhstan and it had gotten harder commuting there from London every month after 6 years. There were three direct flights between Dubai and Kazakhstan, every day, with a flight time of less than 4 hours. To improve our quality of life and to spend more time with the kids, we moved to Dubai. When moving, how could you overcome the thought “As a Jew, will I be comfortable living in an Arab country with my family?” I talked to my friends from different countri