Ana içeriğe atla

Kayıtlar

WikiLeaks halk isyanı

İşsizlik, ekonomik sıkıntı, Tunus’ta 23 yıllık Bin Ali diktatörlüğünü bir kıvılcımla yok etti. Üniversite mezunu seyyar bir satıcının tezgâhına el konulması üzerine kendisini yakmasıyla başlayan halk isyanı ocak ayı başında gencin ölmesi ile tırmanır. Zeynel Abidin Bin Ali koltuğunu korumak için olağanüstü hal ilan etmekten, seçim sözüne kadar her kozu kullanmasına rağmen çareyi -bir daha geri dönmemek üzere- Suudi Arabistan’a kaçmakta bulur. 73 yıl Fransız sömürgesi olan Tunus, 1956 yılında bağımsızlığını ilan etse bile o tarihten itibaren iki diktatörün yönetiminde kaldı. 31 yıl süren Habib Burgiba yönetiminde de önemli görevlerde bulunan Bin Ali, 1987’de kansız bir darbe ile yönetimi ele geçirdi. Görünüşte çok partili olan rejim ise diktatörlükten öteye geçemedi. WikiLeaks’in aralık ayında Bin Ali ve eşi ile ilgili sızdırdığı belgeler, Tunus halkının bilinçlenmesine ve yaşadıkları ekonomik sıkıntının sebebini kavramaya itti. Ancak Arap dünyasının en Avrupai, eğitimli ve laik kanun...

Demokrasinin zaferi (mi?)

İsrail Devlet eski Başkanı tecavüz ve tacizden suçlu bulundu. Bu haberi ilk okuduğumda tepkim “işte demokrasinin zaferi” demek oldu. Ancak konu ile ilgili haberler gelmeye devam ettikçe ilk baştaki sevincim yavaş yavaş söndü. Katsav’ın kurtulmak için yönlendirdiği tanıkları, düzmece delilleri ayarlaması bir bir ortaya döküldü. Böyle bir adamı kim seçti, bir ülkenin başına nasıl geçebildi? Şu anda ona oy verenler nasıl hissediyorlardır merak ediyorum. Hele Şimon Peres gibi ülkesini en iyi şekilde temsil eden, kültürlü, saygın bir aday varken nasıl Moşe Katsav devlet başkanlığına seçilebildi. İnanılmaz. Bu davada beni asıl rahatsız eden ise Katsav’ın olaylara verdiği reaksiyon oldu. Bir suç işledin ve yakalandın, yargılanacaksın. Hem kendi adına hem de mevkiine leke süreceksin, neden görevinden istifa etmedin? Neden seni suçlamalarına sonra da görevden uzaklaştırmalarına izin verdin? Aslında cevabını tahmin edebiliyorum: çünkü paçayı sıyırabileceğini düşündün. Ben devlet başkanıyım. Tü...

Adalet peşinde koşanlar

II. Dünya Savaşı’nın üstünden 60’ı aşkın yıl geçti. Fotoğraf, video görüntüleri, sözlü ifadeler ve yazılı dokümanlarla belgelendirilmiş tarihin bu karanlık döneminin ardından Nazi vahşetinden kurtulanlar ve kurbanların yakınları hayatlarını yeniden kurmaya sıfırdan yeniden inşa etmeye başladılar. Suçlular yani Adolf Hitler’e bağlı Nazi Partisi üyeleri, Gestapo şefleri, SS subayları, toplama kampı sorumluları, akıl almaz deneylerinde kobay olarak büyük çoğunluğu Yahudi olan mahkûmları kullanan cani doktorlar için de yeni bir dönem başladı. Savaş sonrası dönemde bu suçlulardan bazıları sorumlu bulunup yargılanırken, bir bölümü yasalardaki boşluklardan yararlanarak veya delil yetersizliğinden serbest bırakıldı, bir bölümü Ortadoğu ve Güney Amerika ülkelerine kaçarak farklı isimlerle saklandılar. Bazıları hiç suçlanmadılar bile. Günlük hayatlarına devam ettiler, iş kurdular, önemli mevkilere getirildiler; Fransa’da bakan, Almanya’da başbakan bile olabildiler. Oysa II. Dünya Savaşı s...

Klarsfeld mucizesinin hikâyesi

II. Dünya Savaşı sonrasında farklı ülkelerde saklanan veya rahatça günlük hayatlarına devam eden, yeni kurulan Batı Almanya’da politika bile yapan Nazi suçlularının peşini bırakmayıp hazırladıkları detaylı suç dosyaları ile adalete teslim eden Beate ve Serge Klarsfeld kendilerini Nazi avcıları olarak tanımlamayı doğru bulmuyorlar. Onlar için önemli olan katillerin ceza almasından çok kurbanların adlarını ölümsüzleştirmek Karel Valansi - ANALİZ R omanya kökenli bir Yahudi ailenin çocuğu olan Serge Klarsfeld’in anne ve babası 1928 yılında Paris’e üniversite okumak için taşınırlar. 1935 yılında bir aile ziyareti sırasında Romanya’da doğan Serge’in babası Arno Klarsfeld 1939 yılında Fransız Lejyonuna katılarak direnişe yardım eder. Almanların eline geçen Arno kaçarak ailesi ile birlikte Güney Fransa’daki Nice kentine yerleşir. İtalyan kontrolü altındaki Nice’te Yahudilerin tutuklanması ve doğuya sürülmesi engelleniyordu. Ancak Mussolini’nin düşmesi ile İtalya-Almanya anlaşması ip...

HAFTANIN IZI (Mayıs 2006-Ekim 2010)

Haftanın İzi köşesi Şalom Gazetesi'nde dünyadan haberlerin kısa kısa verildiği, resim ve karikatürleriyle renkli, bilgilendirici ve her hafta yayımlanan bir bölüm. Sabi Varon'dan Mayıs 2006'da devraldığım bu bölümü Ekim 2010'a kadar devam ettirdim. Köşe yazısı yazmaya karar verince de Suzet Dalva'ya teslim edip, Alber Nasi ile dönüşümlü olarak yazmaya başladım. Köşe yazılarım için lütfen bu linke tıklayınız http://www.salom.com.tr/authordetails.asp?id=251 Haftanın izi ve diğer yazılarım için ise http://www.salom.com.tr/authordetails.asp?id=55 linkine tıklayınız lütfen. İyi okumalar :)

Barışın sesi yeniden yükseliyor

Ortadoğu’da barışın sağlanması için ülkeleri müzakereye çağıran ve dünyada barışın sağlanmasını amaçlayan Voice of Peace (Kol HaShalom, Barışın Sesi) yirmi yıl boyunca Tel Aviv kıyısı yakınlarında konumlanan MV Peace adlı Hollanda bandıralı eski bir kargo gemisinden korsan radyo yayını yaptı. Mayıs 1973’ten Kasım 1993’e kadar neredeyse kesintisiz yayın yapan radyo istasyonu New York merkezli The Peace Ship Foundation (Barış Gemisi Vakfı) ve İsrailli barış eylemcisi ve yardımsever Abie Nathan tarafından kuruldu. Beatles Grubundan ayrılan John Lennon’un gizli finansal ortak olduğu tahmin edilen radyo istasyonu gençlerin sevdiği popüler müzikler ve herkesin anlayabilmesi için genellikle İngilizce bazen de İbranice, Arapça ve Fransızca yayınlar yaptı. Ana misyonu barış mesajları iletmek olan Voice of Peace, şarkılar arasında acımasız Ortadoğu topraklarında barışın mümkün olabileceğini, iki halkın yanyana beraber yaşayabileceği mesajlarını iletti. Çoğunluğu profesyonel İngiliz dj...

İsrail-Mısır Barış Antlaşması’nın 30. yılı

1948 yılında İsrail’in kurulması ile Mısır önderliğindeki Arap ülkeleri 1948, 1967 ve 1973 yıllarında bu yeni ülkeye savaş açtılar. İsrail’e en fazla askeri güç sevk eden Mısır, 1973 Yom Kipur Savaşı’ndan dört yıl sonra İsrail’i tanıyan ilk Arap ülkesi oldu. Bölgede barış için ümit veren bu gelişmenin sebeplerini inceleyebilmek için o dönemin Ortadoğusu’na bir göz atmak gerekir. I. Dünya Savaşı sonrası I. Dünya Savaşı sonunda İngiliz mandası olan Filistin’de Yahudi-Arap çatışmalarını bitirmek için İngiltere birçok çözüm önerisi getirdi. Fakat bu toprakları iki millet arasında bölüştürmek de dâhil hiçbir çözüm önerisi ile barışı sağlayamadı. Çatışmalardan bıkan İngiltere, Avrupa’dan gelen Yahudi göçlerini sınırlama yolunu seçti. II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında da engellemelere rağmen Yahudiler birçok yoldan Filistin’e, “vaat edilmiş topraklara” ulaşmaya çalıştılar. 2 Nisan 1947’de, Arap-Yahudi sorununun üstesinden gelemeyen İngiltere, Filistin konusunu Birleşmiş Milletler...