Ana içeriğe atla

Obama’nın Ortadoğu mirası

ABD’nin ilk siyahi başkanı, Irak Savaşının ne kadar hatalı olduğunu vurgulayarak göreve başladığında ondan beklenti çok yüksekti. Omuzlarına hemen bir Nobel Barış Ödülü eklenen Obama, dünya tarihine iz bırakmak istiyordu, ama sadece teninin rengi ile değil. Dünyaya barış getiren, savaşları bitiren, efsanevi bir başkan olmak istiyordu. Ne de olsa önemli bir önyargıyı yıkıp geçmişti başkanlık seçimini kazanarak.
Savaşları bitiren başkan
Dış politikasını da bu yönde kurguladı. Devraldığı Irak ve Afganistan savaşlarını bitirmek, Amerikan askerlerini evlerine, ailelerine kavuşturmak ana hedeflerinden biriydi. Irak Savaşı ve etkileri Obama’nın dış politikasında belirleyici oldu. “On yıldan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ Irak işgalinin sonuçlarını yaşıyoruz” demekte haklıydı ve bunu tekrarlamamak için elinden geleni yapmaya kararlıydı. ABD’nin gücünün limitleri olduğunu, dünyanın jandarması olmadığını belirtmesi, bölgedeki lider ülkeleri de sorumluluk almaya zorlaması, bu anlayışın sonucuydu.
Irak Savaşı tecrübesinin ABD’yi yanlış yönlendirdiğini söylemek mümkün olur mu? Ne de olsa ABD’nin Irak müdahalesi iç savaşa sebebiyet verdiği söylenebiliyorsa, Suriye’ye müdahalede bulunmaması da aynı sonucu doğurmamış mıydı?

Kırmızı çizgiler
ABD’nin Suriye stratejisinin bir ana kırılma noktası var; 30 Ağustos 2013. Kimyasal silah kullanarak ABD’nin belirlediği kırmızı çizgiyi aştığı için Esad’a karşı askeri bir operasyonun İran ve Rusya’nın devreye girmesi ile rafa kalktığı zaman. “Esad gitmeli” diyen ABD Başkanı Obama ve “Yerine bir geçiş hükümeti kurulmalı” diyen Kerry’nin Suriye stratejilerini revize ettiren ve Ankara’da hayal kırıklığı uyandıran bu gelişme, Esad’ın Suriye’nin geleceğinde belirleyici olacağını gösterdi.
The Atlantic dergisinde Jefrrey Goldberg imzalı söyleşi/makalede Obama, tam da bu noktanın üzerinde duruyor. O kararı için “gurur duyuyorum” diyor Obama. Ancak bu beklenmeyen kararının ardından Suriye Savaşının yönü kadar, ABD’nin müttefikleri ile olan ilişkilerini ve Washington’un inandırıcılığını da zedeledi.
Herkes kendi başına
Bu kararı müttefiklerinin başının çaresine bakma zorunluluğunu doğurdu demek pek yanlış olmaz. Suudi Arabistan’ın Yemen müdahalesi bunun çarpıcı bir örneği. Suriye’den başlayarak yayılan ve gittikçe tüm bölgeyi içine almaya başlayan istikrarsızlık ve savaş hali, güçlenen devlet dışı aktörler ve büyük güçlerin vesayet arenası haline dönen Suriye bir sonraki ABD başkanına Obama’nın bırakacağı Ortadoğu mirası. Savaşın insani boyutu ise ürkütücü boyutlarda. Son araştırmaya göre Suriye halkının yüzde 50’sinden fazlasının mülteci veya evini terk etmiş olduğu gerçeği, topu Türkiye’ye atmaya çalışan Avrupalıların er ya da geç uyanmasına sebep olacak. Suriye’den beslenen terör ise artık her ülkenin kalbine ulaşmış durumda.
Rusya’nın muhteşem dönüşü
Suriye’nin ve bölgenin geleceğini değiştiren bir güç daha varsa o da Rusya. Soğuk Savaş’ın devam etmediği bir süreçte Rusya’yla karşı karşıya gelmeyi anlamlı bulmayan Obama, Rusya’nın bu müdahalesinin sonuçlarından zararlı çıkacağını ve bunu Putin’in kendisinin tecrübe etmesini gerektiğini düşünüyor olmalı. Ancak konu Rusya olduğunda Obama, Kırım’ın ilhakı karşısındaki çekimser tutumu ile hatırlanacak.
Öte yandan Rusya pazartesi günü Suriye’deki misyonunu tamamladığını belirterek askerlerini kısmen çekmeye başlayacağını açıkladı. Bu karar Rusların tamamen Suriye’den çekilmesi anlamına gelmiyor, iki önemli üssü kullanımda kalacak. Ateşkes ardından müzakerelerin sürdüğü dönemde Putin’in bu kararı Amerikalıları şaşkınlığa uğratırken, Rusya’nın Esad’a olan desteğinin de bir sınırı olduğunu gösteriyor. Bu durum Esad üzerindeki diplomatik çözüm baskısını arttırabileceği gibi, görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda Suriye savaşının bilançosunu her yönüyle katlayabilir. Rusya’nın ekonomik koşulları göz önüne alındığında, bu kararı zamanında ve yerinde denilebilir. Askeri müdahalesiyle şartları Esad lehine değiştirdikten sonra gerisi daha fazla zarara uğramadan görüşme masasına bırakıyor.
Havuç mu sopa mı?
Obama İran nükleer anlaşmasını büyük başarısı olarak sunuyor. Kontrol altına alınmış, sisteme dahil edilmiş bir İran’ın, başıboş bırakılmış ve dışlanmış bir İran’dan daha güvenilir olduğunu düşünüyor. Yaptırımlar ile ‘sopayı’ denemiş olan ABD, bu sefer ‘havuç’ ile, ekonomik iyileşmeyle değişimi yakalamayı hedefliyor. Ancak artık top Tahran’da ve bu anlaşmanın başarılı olup olmayacağı İran’ın sözünde durup durmamasına bağlı.
Obama Ortadoğu’da sonu bilinmeyen başka bir savaşa girmek yeni bir bataklığa sürüklenmek istemiyordu. Dış politikasını, Irak ve Afganistan tecrübesinden yola çıkarak her sorunun askeri bir çözümü olmadığı, her çözümün ABD’den gelemeyeceği ve Amerikan çıkarlarını merkeze alan bir yaklaşımla belirledi. Bölgesel sorunlardan iklim değişimi, Zika virüsü gibi küresel sorunlara ağırlık verdi. Ancak sınır tanımayan terör, kontrol dışı mülteci akını gibi sorunlar sırf diplomasi ile çözüm arayışını yetersiz kılıyor. Bu riskten uzak politikası ile ABD caydırıcılığını kaybettikçe, geride bırakmak istediği bu bölge çok daha büyük bir baş ağrısı olarak geri dönebilir. ‘Obama doktrini’ de tüm bu özellikleriyle hatırlanıyor olacak.
Karel Valansi OBJEKTİF 16 Mart 2016

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye- İsrail ilişkileri yeni bir döneme girer mi? (Sputnik) Yorumlarımla

Türkiye-İsrail ilişkilerinin iyiye gitme olasılığı bir süredir hem İsrail yetkilileri ve medyası tarafından tartışılıyor. Peki, ikili ilişkilerde yeni bir döneme girilebilir mi? Konuyu Sputnik’e değerlendiren Şalom yazarı Karel Valansi’ye göre İsrail, Türkiye’den güven tazeleyici adımlar bekliyor ancak ‘ilhak tartışmaları’ sürerken bunun olması zor.  Elif Sudagezer'in haberi Türkiye-İsrail ilişkilerinde iyileşme olasılığı, bir süredir hem İsrailli yetkililer tarafından hem de İsrail basınında tartışılıyor. İsrail'in Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Roey Gilad’ın geçen hafta Halimiz isimli Türkçe yayın yapan bir sitede kaleme aldığı köşe yazısı da, İsrail basınında  geniş yer tuttu. “Türkiye ve İsrail’in İdlib ve Kovid-19 dahil ortak çıkarları” başlıklı yazıda Gilad, iki ülkenin her konuda tamamen mutabakata varmasına gerek olmaksızın, İdlib meselesi başta olmak üzere, Kovid-19’la mücadele ve ticaretalanlarında etkin işbirliği yapabileceğine işaret etti.  “Türkiye ile İsrail’i…

Olağan Şüpheliler

İran’daki tartışmalı 2009 seçimlerinin ardından başlayan halk ayaklanması şiddetle bastırılırken, yeni Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinecad üzerinde beyaz laboratuvar önlüğü, gururla nükleer tesislerdeki gelişmeleri takip ediyor, basına bol bol fotoğraf vererek adeta İran’ın bu konudaki gücünü ilan ediyordu. Natanz Nükleer Tesisindeki santrifüj sayısı gün geçtikçe artarken, çalışmakta olanların da performansı yükseliyordu. Daha gelişmiş IR-2 santrifüjler ise denenmeye başlanmıştı. İran nükleer bir güç olma yolunda hızla ilerliyordu. Ancak bu durum uzun sürmedi. 2010 Haziran’ında ortaya çıkan bir bilgisayar solucanı o güne kadar bilinen ve siber güvenliği tehdit eden diğer virüs ve solucanlardan çok farklıydı. Girdiği bilgisayarları kullanılamaz hale getirmek veya bilgi çalmak yerine sadece hedef aldığı bilgisayara yönelen, flash drive ile yayılabilen, amacına ulaşana kadar sessizce sistemi sabote edebilen bu solucana verilen ad Stuxnet oldu.  İran’ın nükleer programına darbe vurmak için …

Barış, her daim

Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Grubunun, Türk dış politikasına yönelik halkın bakış açısını ortaya koyan ‘Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması’nın 2020 yılı sonuçları online basın toplantısıyla açıklandı. Türk kamuoyunun dış politika konusunda nabzını tutan bu araştırma dikkat çeken bulgulara sahip.

Bazı konularda algıda pek bir değişiklik olmamış. Mesela tehdit oluşturan ülkeler sıralaması yine değişmemiş, en başta ABD ve İsrail var. Türkiye’nin dostları dendiğinde de akla ilk Azerbaycan ve KKTC geliyor. İşbirliği yapılması gereken ülkelerin ilk sırasında yine Türki Cumhuriyetler var. Ama sanmayın ki bunun oranı çok yüksek. Türkiye hâlâ kendini tek başına hissediyor, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” hissi ağırlığını koruyor.

Bu durumu kendini tanımlama şeklinde de görüyoruz. Çoğunluk Türkiye’yi İslam ülkesi, Avrupa ülkesi, Ortadoğu ülkesi olarak tanımlamaktan ziyade “kendine has özellikleri olan bir ülke” yani farklı ve bir gruba ait olmayan bir ülke olar…