Ana içeriğe atla

Yahudi Kitaplar anlatmaya devam ediyor

‘Yabancı’ veya ‘öteki’ olarak tanımlanan ve ayrımcılığa uğrayanları toplumla bir araya getirmeyi, bilinmeyene karşı olan olumsuz düşünceyi yıkarak diyalogla insanlar arasında bir köprü kurabilmeyi amaçlayan Yaşayan Kütüphane etkinliği geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da farklı üniversitelerin bünyesinde gerçekleşti. Bu etkinliğe ‘Yahudi kitap’ olarak katılan gönüllü Yahudiler, çoğunluğu hayatında hiç Yahudi görmemiş ‘okuyucuların’ önyargılarını kırmaya çalıştılar. Gönüllü kitaplar, bu etkinliklerde edindikleri -geçen hafta ilk bölümünü yayınladığımız- izlenimlerini paylaşıyorlar.


MERVE MAZON: “Kendini anlatabileceğin, samimi, birebir ve doğal bir ortam”
İlk duyduğum andan itibaren beni heyecanlandıran Yaşayan Kütüphane projesine ilk defa katılabilme fırsatını yakalayabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. TOG tarafından düzenlenen organizasyonda hayal bile edemeyeceğim kadar sıcak bir ortamla karşılaştım. Okumalar başladığında ise yaptığımız işin ne kadar değerli olduğunu anladım.
Hayatlarında daha önce hiçbir Yahudi ile karşılaşmamış olduklarını söyleyen okuyucular, sordukları sorularla aslında bilgi sahibi olmadıkları bu konuyla  ilgili sadece duyduklarıyla yetinmeyip bizzat oraya gelerek önyargılarını yıkmak için ne kadar büyük bir adım attıklarının farkında bile değillerdi. Durum böyle olunca sadece karşılarında durmak ve sıcak bir gülümseme ile “Merhaba” demek bile kafalarındaki imajı ilk andan yıkmanızı sağlıyor. En güzeli ise sorular bitip, sohbetinizin sonuna erdiğinde “Aslında siz hiç de…” diye başlayan cümleler kurmaları oluyor.
Her bilgiye ulaşmanın bu kadar kolaylaştığı günümüzde bilinmeyen daha da yabancılaşıyor. Dolayısıyla sosyal etkileşimlerin değeri daha da artıyor. Bizden önceki nesillerin aksine kendimizi olabildiğince anlatmak her zamankinden daha da önemli bir hal alıyor. Hele bir de karşınızdaki kişi sizi dinlemeye hazırsa. İşte Yaşayan Kütüphane tam da böyle bir ortam sunuyor; kendini anlatabileceğin, samimi, birebir ve doğal. Bu sohbetin bir başka getirisi ise empati kurmanızı sağlamak. Bir ayna gibi karşınızdaki kişinin gözünden kendinizi görmenizi ve tanımanızı sağlıyor.
Bazı duygular vardır tarifi zor, tabiri caiz ise anlatılmaz yaşanır. Yaşayan Kütüphane de öyle bir iz bıraktı bende. Bu kadar başarılı ve duyarlı bir organizasyonun ardından geriye kalan tek amaç daha çok kişiye ulaşmak.

JACK GÖZCÜ: “Diğer kitapların dertlerini de üstlenmiş olarak döndüm”
Senelerdir sınav sıkıntısı ile gittiğim Kocaeli’ne bu sefer ilk defa katıldığım Yaşayan Kütüphane için kafamda bilinmezlerle yola çıktım. Vardığımda karşılaştığım; anlamaya, dinlemeye, empati kurmaya ve sevgisini hissettirmeye hazır insanlarla, tabuların ve etiketlerin olmadığı bir ütopyaydı.
Kısa bir sürede sabahki o stres gitmiş, Yahudi ne yapar, nasıl ibadet eder, niye seçilmişsiniz ve İsrail ile ilgili sorulara cevap verirken buldum kendimi. Gelen okuyuculardan biri resmen günah çıkartarak oy toplamak için nasıl propaganda aracı olarak kullanıldığımızı anlattı. Onun haricinde tebliğ yapmaya gelen iki okuyucumu hayal kırıklığına uğrattım. Gün içerisinde aklımda en çok kalan iki muhafazakâr okuyucumun benimle konuştuktan sonra Yahudilik ve Yahudilerle ilgili fikirlerinin çok değiştiğini söylemeleri ve benimle daha sonra sosyal bir ortamda da görüşmek istemeleri oldu. Ve görüştük. Yine kitap muamelesi gördüm ama dert değil.
Günün sonunda hem ekiple kurmuş olduğum arkadaşlıklar, hem kendi yapımdan dolayı diğer kitapların dertlerini de üstlenmiş olarak İstanbul’a döndüm.

CENİ PALTİ: “Yanımdakinin problemi artık benim de problemim”
2008’den beri TOG’un düzenlediği Yaşayan Kütüphane etkinliklerine destek veriyorum. Yaşayan Kütüphane’nin benim üzerimdeki etkisini anlatmak için en uygun kelime sanırım “dönüştürücü” olur. Herkesin hayalini kurduğu barış kültürünü minyatür ölçekte kuran, deneyimli bir kütüphanecinin söylediği gibi, “Yanımdakinin problemi artık benim de problemim” hissini geçiren bir yer.
Musevi Lisesi’nde okumuş ve geleneksel bir ailede yetişmiş olduğum için Yahudiliğin din, kültür, gelenek gibi bileşenlerine aşina olduğumu düşünürken, kütüphane ile bu aşinalığı aşan bir merak, heves ve kökenime, geçmişime aidiyet duygusu hissettim. Kütüphaneye kadar ancak kendim gibi olanlarla bir bağ kurabilirken; kütüphane ile kendime ve kendim gibilere de dışarıdan baktım ve benim gibi olmayanlarla bu sefer azınlık olmak, görünmez kılınıyor olmak üzerinden bir bağ kurdum. Ve anladım ki, aslında aynı modelin sadece farklı renkleriyiz.
Yedi sene önce Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü’ndeki GepGenç Festivali ile başlayan serüvenim bu sene Ankara ve Kocaeli’ne gitmemle şehir dışına ve aslında belki de kabuğumun dışına da taşındı. Daha önce hiç Yahudi ile karşılaşmamış samimi bir merakla hatta bazen utanarak karşıma oturan onlarca insanla sohbet ettim, kütüphane jargonuyla onlar için sayfalarımı çevirdim. Kocaeli’de bir okuyucum “Yahudiler medyada çok kötü gösteriliyor. Ben buna inanmak istemiyorum. Lütfen bana biraz kendinizi anlatın. Yahudilerle ilgili farklı şeyler duymak istiyorum” diyerek başlamıştı konuşmaya. Ankara’da ise Süryani bir okuyucumla deyim yerindeyse dertleştik, benzer buruklukları tebessüm ederek konuştuk. BarışaRock Festivali’nde beni okumaya gelen orta yaşlı Yahudi bir çiftin “Eee sana ne soruyorlar, bizi dışarıdan nasıl görüyorlarmış?” demeleri, sohbet ilerledikçe bekâr olduğumu öğrenip çevrelerinde yaşı yaşıma, boyu boyuma uygun tanıdıklarından bahsetmeye başlamış olmaları da cabası!
Bu tatlı anıların yanı sıra “Hitler de Yahudiymiş, hatta 2. Dünya Savaşı’ndaki kamplar İsrail kurulabilsin diye Yahudiler tarafından finanse edilmiş diyorlar, öyle mi gerçekten? Madem dindar değilsin neden Müslümanlığa geçmiyorsun? Yahudiliğin bir Hak dini olduğunu bana nasıl ispatlayabilirsin? Siz bu kadar kıyıma maruz kalmışken sen şimdi İsrail’in yaptıklarını onaylıyor musun? Osmanlı’ya İspanya’dan geldiysen sen şimdi İspanyol musun Türk müsün?” gibi incelikle cevap verilmesi gereken birçok soruyla da karşılaştım.
Türkiye’deki Yahudiler olarak bu kadar görünmez olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmek, bu görünmezliğin olumsuz etiketlere ne denli pay bırakmış olduğunu bu kadar yakından görmek beni zaman zaman zorladı ancak ihtiyacım olan moral ve umudu yine kütüphane ekibinde buldum.

RİVA HAYİM: “Tek başına kimliğinin afişe edilmesi insanı tedirgin eden bir deneyim”
Yıldız Teknik Üniversitesinde ilk defa Yahudi kitap olarak görev yaptım. Ne yalan söyleyeyim, tek başına kimliğinin afişe edilmesi insanı tedirgin eden bir deneyim.  İçimden “Umarım kırıcı söz duymam” diyerek görev başı yaptım. 
İlk gelen ziyaretçi  beni gördükten sonra şaşırarak “Ben Yahudi ırkından biriyle görüşecektim, siz değilsiniz sanırım” dedi. Kendimi tanıttıktan sonra yanıma oturdu. Sanırım zihnindeki Yahudi imgesi farklıydı. “Yahudiliği neden seçtiğimi” kibarca sordu. “Seçmedim ki, böyle doğdum” dedim. “Ana lisanınız İbranice mi?” dedi. “Hayır, Ladino” dedim. “İsrail’den ne zaman geldiniz buraya?” dedi. “Sefarad’ım, buraya 500 yıl önce geldim” dedim. “Sefarad nedir?” diye sordu. Bana kimliğimi sormuştu, “Osmanlı Yahudi’lerindenim” dedim. Bana “Ciddi misin?” dedi. “Gerçekten ciddiyim” dedim. “Peki, siz seçilmiş ırk mısınız?” diye sordu. “Tek tanrılı dinler olmadığı dönemlerde, tek Tanrılığı yaymak için seçildik. Sonra yalnız kalmadık, başka dinler de bize katıldı” dedim.
Sonra başka biri geldi. “Çok iyi bir insansın ama İsrail yüzünden seni sevemem” dedi. “Canın sağ olsun” dedim. “Kendi aranızda mı evleniyorsunuz?” dedi. “Bizim ailede her dinden insan var” diye cevap verdim. “Hıristiyan bile var mı?” dedi. “O da var. Sizin ailede var mı?” diye sordum. Hafif gülümsedi. Ben de gülümsedim. “Memnun oldum” dedi. “Ben de” diye cevap verdim. Vedalaştık.
Korktuğum gibi bir deneyim olmamıştı. Hatta sorulara kendimce cevap vermeye başlamıştım. Sonra bir öğrenci yanıma oturdu. “Gazeteler çok çirkin şeyler yazıyor sizinle ilgili. Bazen ayarı kaçırdıklarını düşünüyorum. Ne hissediyorsunuz böyle haberleri okuyunca?” diye sordu. Bu soruya hemen cevap veremedim işte...

 ROBERT ALEV: “Hayatım boyunca maruz kaldığım sorulara bu sefer daha faydalı bir platformda yanıtlama imkânı buldum”
Yaşayan Kütüphane projesini duyar duymaz üstüne atladım. Anadolu Lisesinde, işte, askerde, kısaca tüm hayatım boyunca defalarca maruz kaldığım sorulara bu sefer daha faydalı bir platformda yanıtlama imkânı doğmuştu.
En revaçta olan kitaplardan biri olmanın verdiği rahatlıkla, “Türk müsün, Yahudi misin? Annen baban da Yahudi mi?” gibi favori sorularıma cevap veriyor, “Yahudilik nasıl bir şey, dini gerekleri nedir?” sorularını da karşımdakinin anlayabileceği şekilde açıklamaya çalışıyordum. Özellikle Yahudi dininin gerekliliklerini anlattıktan sonra, okuyucularımın beden dilinde (bazen de sözel olarak dillendirdiklerinde) “Vayyy be! İşiniz amma da zormuş”u gördüm. En sevdiğim tepki ise Yahudiliği anlatırken Müslümanlıkla olan benzerliklerini keşfetmeleri, aynı varlığa inanmamızdan dolayı aslında hiç bir farkımızın olmadığını keşfetmeleri ve bunu dillendirmeleri oldu.
Aklımda en çok yer eden okuma ise şöyle oldu. Beni bekleyen üç okuyucuya yaklaşırken, aralarından biri daha uzaktan bakışlarıyla beni taciz etmeye, saldırmaya başlamıştı bile. Kaşlarını çatmış, elini dizine koymuş, kızgın bir ifade bürünmüş, içini dökmek, hesap sormak için beni bekliyordu adeta. Başlangıçta tedirgin olmadım desem yalan olur. Bir-iki kibar sorudan sonra beklenen oldu ve konu İsrail-Filistin’e geldi. Bahsettiğim kişi bir anda hiddetlenip, bu konuya nasıl tarafsız kaldığımıza, bu zulme, bebeklerin ölümüne nasıl göz yumduğumuza söylenmeye başladı. İyi bir ‘taraflı medya’ okuyucusunun beynine işlenen ve bu dolduruştan gelebilecek bütün soruları yağdırdı. Sabırla içini dökmesini, tüm kafasındakileri kusmasını ve sakinleşmesini bekledim. Sonrasında da tek tek anlatmaya, açıklamaya, farklı açılardan göstermeye başladım. Beklediğimin aksine, hiç sözümü kesmeden ilgiyle dinledi. Dinledikçe de anlamaya, anladıkça da yüzündeki ifadeyi yumuşatmaya başladı. Finalde sıcak bir veda ile ayrıldık.
Yahudilik ile ilgili tüm soru ve önyargılarını madde madde yazıp gelen bir başka okuyucuyla listesinin son sırasında bulunan, Yahudilerin çok gösteriş sever olması konusuna gelince bir saniye durdum ve “Evet, bizde biraz var” dedim. “Tıpkı şu meşhur atasözünde olduğu gibi: Ayranı yok içmeye...”
Akşam eve döndüğümde günün etkisinden henüz kurtulamamıştım. O kadar ki, bir sonraki hafta sonu Kadıköy’deki etkinliğe katılabilmek için bütün planlarımı iptal ettim ve heyecanla o günün gelmesini bekledim.

DENİS OJALVO: “Beni en çok şaşırtan, Yahudilerle Masonlar arasındaki ilişkinin niteliğine dair sorular oldu”
Katıldığım onca Yaşayan Kütüphane’de beni en çok şaşırtan, öğrencilerin Yahudilerle Masonlar arasındaki ilişkinin niteliğine dair soruları oldu. Bu da, göreceli okumuş kesimlerin bile medya üzerinden Yahudiler ve Masonlar bağlamında, bunları aynı kaba koyan  komplo teorilerinden etkilendiklerini gösteriyor. Bu iki nitelendirmeye yüklenen olumsuz anlamlar o kertede ki, bunları duyanlarda çağrıştırdığı kötü duygular bu kişileri işin aslını araştırma zahmetine bile sokmayıp kabullenmelerine sebep oluyor. Oysa, Osmanlı tarihinden bildiğimiz kadarıyla hem Mason padişahımız (V. Murat) hem de Mason Şeyh-ül-İslam’larımız (Musa Kazım Efendi, İzzettin Efendi, Hayri Efendi) olmuş! Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa da Mason’muş!
Beni eğlendiren bir soruysa Yahudilerin ‘tutumluluğuna’ ilişkin soruydu. Tutumluluktan kibarca kastedilen şey cimrilikti. Bu sıfatı hak eden bazı Yahudilerin cimrilikten çok satın aldıkları şey veya hizmetin karşılığını almak istediklerini ve bunları uygun değere aldıklarını düşündüklerinde, paraları olduğu takdirde bunu harcamaktan çekinmediklerini düşündüğümü söyledim.
Diğer bir soruysa Amerikan Yahudilerinin ABD’yi idare ettiklerine ilişkin algıyla ilgiliydi. Verdiğim cevapta, Amerikan Yahudilerinin tahsilli bir kitle oldukları (yüzde 55’i üniversite mezunu), ABD’nin nüfusunun sadece yüzde 2’sini teşkil etmelerine rağmen en iyi üniversitelerindeki temsil oranlarının yüzde 15-25 arasında olduğunu dolayısıyla akademyada, iş hayatında, siyaset bürokrasisinde, hukukta, bilimde, tıpta ve sanat çevrelerindeki temsil yüzdelerinin nispeten yüksek olduğunu söyledim. ABD Yahudileri STK’larda ve özellikle çevre, insan, kadın ve vatandaş hakları alanlarındakilerde oldukça faaller. Dahası Yahudi toplumunun seçimlerde oy kullanma yüzdesinin (yüzde 80) ABD ortalamasının (yüzde 55) çok üzerinde olduğunu vurguladım.
Yahudilerin tahsil konusuna niye önem verdiklerini sorduklarında, tarih boyunca inançlarının icabı olarak 13 yaşına gelmiş çocukların dua kitaplarını okuyacak derecede okuma öğrenmeleri gerektiğini ve bunun onları özellikle de 19. yüzyıla kadar genel ortalamanın çok üzerinde okur kitlesine sahip olmalarına bağladım. Keza, yaşadıkları ülkelerde servet ve gayrimenkullerine sıkça zorla el konulduğunu ve onlardan çalınamayacak tek şeyin kafalarının içindeki bilgiler olacağı cihetiyle eğitime çok önem verdiklerini izah ettim.

Karel Valansi Şalom Gazetesi 1 Temmuz 2015

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayır, hayat her şeye rağmen devam etmiyor

6 Eylül 1986.Uzun bir aradan sonra restore edilerek yeniden ibadete açılan Neve Şalom Sinagogu’ndaki bu ilk şabat duasında normale nazaran daha az bir kalabalık vardı. Henüz okullar açılmadığı için, bir çok aile yazlıklarından İstanbul’a dönmemişti. Bu durum, teröristlerin planladığı kadar büyük bir saldırı gerçekleştirmelerine engel oldu ancak dini vecibelerini yerine getirebilmek için sinagogun kapılarından son kez içeri giren 22 kişinin hayatlarını, geride kalan ailelerinin ve bizlerin umutlarını çaldılar. 1940’larda Galata bölgesinde artan nüfusun ihtiyacını karşılamak üzere Musevi lisesinin spor salonunun iptali ile ibadethaneye dönüştürülen geçici mekan, ileriki yıllarda kurulacak Neve Şalom Sinagogunun da temelini oluşturmuştu. 1951 yılında açılan modern sinagog için seçilen ismin kelime anlamı “barış vahası” idi. Ancak bu 65 yıl boyunca isminin aksine birçok terör saldırısının ana hedefi oldu. 1986 saldırısına kadar Türkiye’deki herhangi bir cami veya kilise gibi gezilebilen, k…

Zelenskiy’nin Ukraynası

İdealist, cesur ve yolsuzluklara karşı duran bir öğretmenin tesadüfler sonucu devlet başkanı olmasını konu alan ‘Halkın Hizmetkârı’ dizisinde oynadığı rol hayatını değiştirdi. Küçük bir kasabadan gelen ve kabare grubuyla ülkeyi gezen 1978 doğumlu Vladimir Zelenskiy, önce önemli bir aktör, sonra ülkenin devlet başkanı oldu.  Oynadığı bu rolle halkın sevgisini, daha önemlisi güvenini kazanan Zelenskiy, geçen sene yapılan seçimlerde rakibi eski Devlet Başkanı Petro Poroşenko’yu büyük bir farkla yenerek Ukrayna’nın yeni devlet başkanı seçildi. Oynadığı rol senaryodan sıyrılıp gerçeğe dönüşürken, siyasi bir tecrübesi olmayan bir komedyenin, siyasete uzak yeni bir ismin seçilmiş olması, halkın daha önce yaşadığı hayal kırıklıklarını, müesses nizama olan kızgınlığını ve bıkkınlığını göstermeye yetiyor. Rusya tehdidi ise dil ve kimlik açısından bir hayli bölünmüş olan halkın tek bir isim üzerinde anlaşmasını sağlamış oldu. Siyasi bir geçmişi, tecrübesi bulunmayan Zelenskiy, Ukrayna’ya vaat e…

Koronavirüs Türkiye-İsrail İlişkilerinde Bir Kapı Aralayabilir mi?

Koronavirüs bir çok ilişkiyi yeniden tanımlarken, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin yeniden normalleşmesi için bazı fırsatlar da sunuyor. Ancak bunları değerlendirmek, yeni bir bakış açısıyla ilişkileri ele almak bu iki devletin elinde. İlişkilerdeki güvensizlik ve bunun halklara yansıyan olumsuz etkisi istenirse aşılabilir ama bunun için başta siyasi irade ve dış politikada bir açılım gerekir. Doğal afetlerin ya da pandeminin başlatacağı bir yakınlaşma ancak bu irade olursa sağlanabilir. 
İsrail koronavirüse bir yıldır süren siyasi bir kriz ve Yüzyılın Anlaşması’nın açıklanmasının hemen ardından yakalandı. Pandemiye karşı sert tedbirleri çok hızlı aldı. Zayıf halkası ise modernliği ve seküler yaşam tarzını reddeden Haredimlerdi(ultra-Ortodoks Yahudiler). Türkiye ise koronavirüse karşı biraz daha geç ve bu kadar sert olmayan ama gerekli bir takım tedbirler aldı.  Elinin değdiği her yeri ve her şeyi içine alan ve hayatı durdurma noktasına getiren koronavirüse karşı insanlık büyük…