Ana içeriğe atla

Serhat Güvenç: "Devletin sıfırdan kurulmasının sonucunu görmemiz gerekiyor"

15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye’nin Rusya, ABD ve AB ile ilişkilerini ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Devleti sıfırdan kuracağız” açıklamasının özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerine etkisini Kadir Has Üniversitesi’nden Prof. Dr. Serhat Güvenç ile konuştuk.


Pazar günkü Demokrasi Mitingi beklentiyi karşıladı mı sizce? HDP’nin eksikliğinde siyasal uzlaşma sağlandı diyebilir miyiz?
HDP’nin böyle bir uzlaşının parçası olması beklenmiyordu. Dolayısıyla onların yokluğunun bu uzlaşmayı olumsuz etkilediğini düşünmüyorum. Başından beri tasarlanan buydu ve bu anlamda da amaca ulaştı.
 Bir yandan Cumhuriyet’in ‘muasır medeniyetler’ sözüne geri dönüş var, öte yandan Müslümanlık üzerinden oluşturulan bir ‘biz’ algısı. Nasıl bir ‘yeni Türkiye’ bekliyor bizi?
Eskinin bazı unsurlarını yeni iddiasına eklemleyen, ama yeni iddiasını da Osmanlı’dan besleyen bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Yeni olan bu harmanın din boyutunun, İslam boyutunun daha vurgulu biçimde öne çıkması. Ama benim gözlemlediğim, en azından AKP’nin bir bölümünde bu din vurgusunun fazla öne çıkmaması için özen gösteriliyor. 12 Eylül rejiminin Türkiye’ye getirmeye çalıştığı Türk-İslam sentezini hatırlarsak, bugün onun yeni bir versiyonunun karşımıza çıktığını söylemek mümkün.

 Erdoğan -Putin görüşmesini dikkate alırsak ve Türkiye’de Batı’yı suçlayıcı dil ortadayken, Türkiye- NATO ilişkilerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Gözlemlediğim kadarıyla NATO konusunda henüz çok sert bir ifade kullanılmadı. Dikkat çekici bir biçimde NATO ayrı tutulmaya çalışıyor gibi. Bu bir tercih midir, yoksa sıra henüz NATO’ya gelmediği için mi, bilmiyorum. Birkaç gün önce Savunma Bakanı “Yeni ordu NATO ile uyumlu olacaktır” diye bir ekleme yapma ihtiyacı hissetti. AB ile hararetli bir tartışma var ve karşılıklı tehditlerle iletişim kurulmaya çalışılıyor, bu sağlıklı değil. Rusya ziyareti de bu aşamada karşımıza alternatif olma potansiyeli varmış gibi sunuluyor. Tarihsel olarak Osmanlı ve Rusya, Avrupa kimliğinin oluşmasında negatif roller üstlenmiş iki aktör. Bu durum onları Avrupa karşısında benzer konumlara yerleştiriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bundan hareketle Rusya ile yakınlaşma kozunu oynamaya çalıştığını düşünüyorum. Amerikan kimliğinin oluşumunda ise bir Osmanlı karşıtlığı yok, Sovyetler Birliği üzerinden gelişen bir Rus karşıtlığı vardır. Türkiye-Rusya yakınlaşmasının ABD ile ilişkiler bakımından o kadar etkili olmasını beklemiyorum, ama Avrupa açısından tarihsel bir takım kaygıları canlandırıyordur.
 AB ile ilişkilerin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
AB ile ortada bir ortaklık ya da tam üyelik perspektifi kalmış gibi gözükmüyor. Şaşırtıcı olan, AB yetkililerinin artık kimsenin inandırıcı bulmadığı bir AB üyeliği perspektifi üzerinden Türkiye’yi etkileme çabası. Başka yöntemler bulmaları, başka dil kullanmaları gerekiyor. Aksi taktirde Türkiye açısından Rusya, AB’nin alternatifi olmaz ama, özellikle ekonomik ilişkilerini çeşitlendirmek bakımından öncelik tanıyabileceği bir aktör olur. Eklemek istediğim bir konu daha var. Bundan yirmi sene önce Türkiye-AB ilişkilerinde kriz olduğunda Türkiye yönünü Washington’a dönerdi. Washington ile sorun olduğunda ise Brüksel’e. 1997’de Lüksemburg Zirvesinde Türkiye dışlanınca dönemin başbakanı Mesut Yılmaz uçağa atlayıp Washington’a gitmiş ve “Amerika ile stratejik ortaklığımıza yoğunlaşırız” demişti. 1 Mart 2003’te teskeresi kabul edilmeyince, iktidara yeni gelmiş olan AKP hiç beklenmedik bir güçle AB reformlarına yüklenmişti. Yani Türkiye’nin Batı ile ilişkileri Washington-Brüksel sarkacında gidip geliyordu. Şimdi bu sarkacın bir de Moskova ya da St. Petersburg ayağı olacakmış gibi geliyor.
 Bu durumda Şangay Beşlisi tekrar gündeme gelir mi?
Şu an pek gerçekçi durmuyor ama Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin yönüne ve alacağı şekle bağlı olarak bir ihtimal olarak masada. Şahsi görüşüm, Erdoğan Batı ile ilişkilerini yeniden müzakere etmek ve özellikle 15 Temmuz sonrası iç politikadaki güçlenmiş pozisyonunu, Batı ile ilişkilerde yeni bir başlangıç için kullanmak istiyor. Muhatap olarak sadece kendisinin kabul edilmesini talep ediyor anladığım kadarıyla. Bu beklentisi henüz karşılanmadığı gibi, Türkiye’yi izole etme çabaları giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor. Türkiye’nin AB ve özellikle ABD ile ilişkilerinde bir kırılma yaşanırsa Şangay Beşlisi bir ihtimal olarak karşımıza çıkabilir. Öyle bir Türkiye, bugünkü yöneticilerin hedefledikleri Türkiye olur mu, ondan emin değilim. Şangay Beşlisi Türkiye’nin ekonomik ve siyasi beklentilerini elde etmesi için uygun bir platform sağlamaktan uzak olabilir ve AB ile ilişkilerini arar hale gelebilir. Böyle de bir risk var.
 Cumhurbaşkanı Erdoğan “Devleti sıfırdan kuracağız” dedi. TSK büyük bir değişim yaşıyor. Alınan kararları nasıl değerlendiriyorsunuz? TSK’da komuta ayrılığına mı gidiliyor?   
Geçmişteki ordu dönüşümleri hep devletin dönüşümüyle koşut ve belli paradigmalara göre gitmiştir. “Devleti sıfırdan kuracağız” sözü önemli. Devlet nasıl dönüşecek onu görmeden bu yeni dönüşümün ne olduğunu anlamlandırmak pek mümkün değil. Şu haliyle darbe ihtimalini absorbe edecek bir düzenleme gibi gözüküyor. Ama ordunun işlevi, dış politikayı desteklemesi, ülkenin savunmasında kullanılması bakımından zaaf yaratma potansiyeli yüksek. 19. yüzyılda Osmanlı modernleşmesi ile birlikte, silahlı kuvvetler için model Batı’dan alınmıştı. Şimdi bir model olacaksa, bu modelin nereden alınacağı rejimin neye dönüşeceğini anlamlandırmak bakımından önemli. Balkan Savaşları sonrası Prusya-Alman modeline göre dönüşümü yapılmıştı, devlet ona göre yapılandırılmıştı. 1960 darbesi sonrası Amerikan modeli ve Amerikan modelinin ihraç unsuru olan milli güvenlik devletine göre dönüşüm yapılmıştı. Şimdi Batılı bir paradigma mı yoksa Batı dışı bir paradigma mı kullanılacak onu göreceğiz ve ancak o zaman daha doğru bir yargıda bulunabiliriz. Devletin sıfırdan kurulmasının sonucunu görmemiz gerekiyor.
TSK ve MİT’teki yeniden yapılanma devam ederken asimetrik savaş tehdidi de güncelliğini koruyor...
Şu anda iç siyasi kaygılara dönük ve başkanlık sistemine dönüşümünün köşe taşları gibi duruyor yapılan düzenlemeler. Dolayısıyla asimetrik tehdit, melez tehdit ya da güvenlik sektörünün demokratik gözetimi gibi kaygılar olduğuna dair elimizde veri yok henüz.

Karel Valansi Şalom Gazetesi 10 Ağustos 2016

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Disclaimer: La verdad i las istoryas ke mos kontamos

Bazado sovre la novela de 2015 de Renée Knight, Disclaimer es una seri psikolojika de suspenso, estrenada en Apple TV+ en 2024. Eskrita i dirijida por Alfonso Cuarón, ganador de sinko Premios Oscar, esta mini-seri de syete epizodios eksplora la fuersa de la verdad, de las istoryas ke mos kontamos i de la manera en ke vemos los evenimientos, ambezando tambiyen el peligro de los sekretos. En esta seri ay munchos aktores famozos: Cate Blanchett interpreta a Catherine Ravenscroft; Sacha Baron Cohen su marido Robert; Kodi Smit-McPhee su ijo Nicholas; Kevin Kline da vida a Stephen Brigstocke i Lesley Manville interpreta a su mujer Nancy. La istorya sige a Catherine, una periodista muy konosida. Un dia una novela aparese i empesa a deskuvrir un sekreto muy personal de su pasado.  Los eventos del pasado son kontados desde diferentes puntos de vista, la seri invita al spektator a kestyonar la memoria, la identidad, la persepsion i la relasyon entre la verdad i la manera ke kontamos la mizm...

NATO’s Southern Flank is Becoming a Strategic Frontier

On 8 July, as NATO leaders gathered in Ankara, the ceasefire between the United States and Iran collapsed, with Washington launching renewed strikes as the meeting was underway. The conflict involving Iran that began on 28 February was expected to remain limited in duration and was widely described as a “short-term excursion,” yet, more than six months later—after an April ceasefire, a June memorandum of understanding, and its collapse—the conflict remains unresolved. For Washington, the conflict has become a sustained drain on attention, assets, and Alliance coherence, raising difficult questions about burden sharing and the credibility of U.S. deterrence commitments across the Middle East.   The conflict’s prolongation and intensification, with regionalization still unfolding, have called into question whether NATO’s Southern neighborhood framework—and, by extension, the U.S. force posture underpinning it—is sufficient for the current security environment. The Alliance des...

From the Indo-Pacific to the Middle East: can the NATO’s IP4 Partnership Model work?

Recent proposals to broaden the Abraham Accords have renewed discussion of regional security cooperation in the Middle East. In May 2026, U.S. President Donald Trump publicly called on Saudi Arabia, Qatar, Pakistan, Turkey, Egypt, and Jordan to join the Abraham Accords, in a social media post following phone calls with regional leaders, describing the initiative as an “unparalleled world coalition” (Chiacu and Pamuk 2026). This proposal, although framed in diplomatic and political terms, raises a more structural question: can NATO’s Indo-Pacific Four (IP4) partnership model of selective, issue-based cooperation be adapted to the Abraham Accord countries? The question matters because the Middle East has repeatedly struggled to institutionalize durable and inclusive security arrangements. Existing frameworks such as the Gulf Cooperation Council (GCC) and the Arab League have not developed into effective collective security mechanisms, while more ambitious proposals such as the Middle Eas...