Ana içeriğe atla

Anormal bir normalleşmenin aktörleri

Türkiye ile İsrail arasında sürdürülen gizli görüşmelerin detayları basına sızdığından beri iki ülke ilişkileri arasında hızlı bir dönüşüm yaşanıyor. Hem Türkiye’nin hem de İsrail’in talepleri en başından beri biliniyordu. Bunların aşılması, iki tarafın da el sıkışacağı ortak bir müşterekte buluşmaları daha ilk günden mümkündü. Konjonktür ve pragmatizm, çıkarlar ve tehdit algıları doğru zamanın bugün olduğuna karar verdi sadece. Varılan anlaşma ile Davos’tan beri adım adım bozulan diplomatik ilişkiler düzeltilebilir, ancak iki temel konuda kalıcı hasar yaşandı. Bu ne Gazze ablukasının kaldırılması, ne de Mavi Marmara ile ilgili davaların düşürülmesi konusu. İki ülke arasında temel sorun, ileride de örneklerini muhtemelen yaşayacağımız, İsrail açısından güven eksikliği, Türkiye açısından kamuoyunun tepkisi.

İsrail, Türkiye’de bunca yıldır liderlerin olumsuz söylemleri ile pompalanan İsrail düşmanlığını, Ankara’nın son yıllarda dış politika konusunda geliştirdiği öngörülemezlik durumunu, bu anlaşma ile silebilmiş değil. Türkiye’de ise zaten çıkmaya hazır bir biçimde tetikte bekleyen, dini veya sol eğilimli İsrail karşıtlığı, dönem dönem tehlikeli bir biçimde Yahudi düşmanlığına da evrilerek, kolayca geri döndürülemez bir şekilde halkı İsrail’e karşı zehirledi. Kimi köşe yazarları İsrail’i bir yerinden kötülemeden yazı yazamaz hale gelirken, basında ‘terör ülkesi’, ‘katil İsrail’ söylemi alenileşti, kabul edilir bir tanımlama halini aldı. Dolayısıyla karşımızda yıllardır pompalanan İsrail karşıtlığından geri adım atmanın zorluğu ve Ankara’nın dış politika değişikliğine halkın önemli bir kesiminin hazırlanmamış oluşu ve ayak uyduramaması durumu yaşanıyor.
İki ülke arasındaki ilişkilerin iyi yönde geliştiğini ilk hissettiren önce İsrailli daha sonra Türk liderlerin bu tür söylemleri bırakmaları idi. Bir bölüm basın, “Ankara daha iyi bilir” diyerek veya başka sebeplerle körü körüne İsrail’i kötülemeyi azaltmış olsa da, Edirne ve Denizli valisi örneğinde olduğu gibi, nefret söylemi içeren ve İsrail eleştirisi yapayım derken bariz Yahudi düşmanlığı yapan aleni sözleri için kendilerine gelen uyarılar neticesinde kişisel telefonlarla özür dileyerek telafi yoluna gittiler.
Tüm bu sebepler üst üste eklenince, İsrail’in Ankara’ya karşı güveni sarsıldı ve bu durum henüz tam anlamıyla tamir edilebilmiş değil. Yani İsrail, şaşkınlık içinde karşıladığı ve hiç beklemediği agresiflikteki söylemleri henüz hazmetmedi. Ayrıca unutmamak gerekir ki, Türkiye de İsrail de Orta Doğuludan çok Akdenizli gibi davranıyor ve iki ülke ilişkileri söz konusu olduğunda fazla kişisel ve duygusal tepkiler verebiliyorlar.
İsrail ile yakınlaşma kararıyla Ankara’nın iç politikaya yönelik ve ideolojik temelli bir dış politikadan uzaklaşarak, daha rasyonel ve öngörülebilir pozisyona geçtiğini de not etmemiz gerekiyor. Filistin konusu ise her iki ülke arasında her zaman ilişkileri belirleyecek mesela olarak yerini korumaya devam ediyor, edecek. İsrail ile yapılan her anlaşmada, her toplantıda, her açıklamada bu konu hazır bulunacak.
Şu an her iki taraf da Suriye, radikalizm, terör, İran, enerji, istihbarat, askeri, teknoloji ve daha birçok sebeple ilişkilerini düzeltme yoluna giderken, gerçek anlamda bir normalleşmeden bahsetmek için hala çok erken. Bunun son örneğine İstanbul’da düzenlenen 23. Dünya Enerji Kongresi’nde tanık olduk. Bu kongrede bir panelin açılış konuşmasını yapmak üzere Türkiye’ye gelen İsrail Enerji Bakanı Dr. Yuval Steinitz ile Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak bir araya geldiler. Bu görüşme, altı yılın ardından bakan düzeyinde gerçekleşen ilk resmi toplantı oldu. 2013 yılında dönemin Çevre Bakanı Amir Peretz, ‘BM Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması’ toplantısına katılmış, ancak Ankara’dan bir isimle bir araya gelmemişti.
Buraya kadar her şey olumlu olsa da dikkatlerden kaçmayan detaylar var. Normal şartlarda her iki bakanın ortak bir basın toplantısı düzenlemesi beklenirdi. Ancak bu gerçekleşmedi. Steinitz tek başına basın mensuplarının karşısına geçti ve böylece iki ülke bakanlarının aralarındaki diyaloğun içtenliğini gösterecek bir sohbet veya samimi bir fotoğraf engellenmiş oldu. Tüm basın kuruluşlarına dağıtılan resmi ve samimiyetten uzak fotoğraf, kullanılabilen tek kare oldu. Soru kabul edilmeyen toplantıya yerli ve yabancı basın mensuplarının ilgisi büyüktü. Steinitz, Albayrak ile toplantısının içeriğine değindi, iki ülke ilişkilerinin normalleşmesinin somut hale getirilmesine olan bağlılıklarını ifade ettiklerini, bir enerji diyaloğu oluşturulacağını aktardı. Filistin halkına Türkiye’nin yardımı ve buna İsrail’in desteği de özellikle vurgulanan bir konuydu. Bu açıklamada Ankara’nın talebinin ağır bastığını anlamak mümkün.
Daha sonra Steinitz’in konuşma yaptığı ve ABD Büyükelçisi John Bass’ın da dinleyiciler arasında bulunduğu Atlantic Council’in düzenlediği ‘Doğu Akdeniz'de Yeni Bir Manzara’ toplantısı, Albayrak’ın da katılımının ardından basına kapalı olarak gerçekleştirildi. Bu da iki bakanın yan yana görüntü vermemesi çabasının bir diğer örneğiydi. Bu durum henüz topluma tam olarak kabul ettirilememiş, iki ülke diplomatik ilişkilerinin normalleşmesinin olabildiğince gözlerden uzak kalması çabası olarak değerlendirilebilir.
Ay sonunda karşılıklı büyükelçilerin açıklanmasını bekliyoruz. Bu sembolik gelişmeyi, 2 Aralık’a ertelenen Mavi Marmara duruşmaları takip edecek. 9 Eylül’de yürürlüğe girdiği açıklanan anlaşmanın neticesinde mahkemenin alacağı kararın ciddi tepkileri de beraberinde getireceği öngörülüyor. Ne de olsa, ‘iki taraf sorunu siyasi anlaşmayla çözdüyse hukuksal açıdan bu davalara bakmaya lüzum kalmadı’ kararı çıkması çok muhtemel. İki ülke arasında sürekli sözü edilen normalleşme için de en nihayetinde şöyle denilebilir; anormal bir normalleşme olarak samimiyetten uzak ama reel politik kaygılar ve hesaplarla ileriye doğru hareket eden bir süreç.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Lolita

Lolita, Hayatımın ışığı, Kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-lee-ta Lolita veya tam adıyla Lolita, Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları , Vladimir Nabokov’un 1955 yılında yayınladığı en bilinen romanı. Yayınlandığı dönemde büyük olay yaratan roman, günümüzde çocuklara yönelik cinsel istismar konusunda duyarlılığın artmasıyla tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Survivor Hayim’in gerçek dünyası - Söyleşi

Hayim, çok sevdiğim bir arkadaşımın kuzeni. Aklı başında, ne istediğini bilen biri. Askerlik dönüşünde ani bir kararla Survivor yarışmasına katıldığını duyduğumda çok şaşırmıştım. Pek spor yapmayan, atletik olmayan biri neden zor koşullarda, dayanıklılık, irade ve güç isteyen bir televizyon programına katılır? Bunları konuşurken, sayesinde takip etmeye başladığım Survivor ile ilgili tüm merak ettiklerimi de sordum; kameralara yansımayan gizli bir tuvalet var mıydı, ya da yayın bitince gidilen lüks bir otel? Begüm’le arasında bir yakınlaşma oldu mu, Merve neden pişman oldu yarışmaya katıldığına? İşte Sabah Gazetesinden Yüksel Aytuğ’un teşekkür ettiği, seyircilerin filozof olarak tanımladığı Hayim ve Survivor yarışmasının bilinmeyenleri… Survivor maceran nasıl başladı? Katılmak nereden aklına geldi? Arkadaşlarımla uzun süredir Survivor’u takip ediyorduk. Hep katılmak istiyordum ama televizyona çıkmak beni korkutuyordu. Geçen sene iki yakın arkadaşım Dominik’e gittiler. Yarışmacıları

Öyle bir apartman ki Fresko Apartmanı….

Kuzguncuk´ta hayali bir apartman Fresko Apartmanı. Apartman hayali ama karakterler bir o kadar sahici. Birçok farklı öykü, farklı hayat birbirlerine teyellenerek tutturulmuş adeta. Fresko Apartmanı yaralıların bir araya geldiği, Kirkor´un kanatlarının altında huzur bulduğu bir yer. Rum, Müslüman, Yahudi, Karadenizli, Suriyeli, İtalyan, gazeteci, ressam, dansçı, terzi, genç, yaşlı herkes bir arada terasta kurulan ziyafet sofrasında. Büyük bir sırrı barındıran, bir çırpıda okuduğum Fresko Apartmanı´nın yazarı Başak Baysallı ile kitabı ve yeni projelerini konuştuk. Öykünüz Türkiye’yi özellikler de gayrimüslim vatandaşlarını derinden etkileyen bir konu üzerine yoğunlaşıyor; 6-7 Eylül 1955 Olayları. Kitabınızda bu korkunç olayların ismini hiç kullanmadan anlatmayı başarmışsınız. “O iki gün” diyorsunuz mesela. Bu bilinçli bir tercih miydi? Geçmişte yaşanan olaylar, araştırmacılar tarafından çoğunlukla sonradan isimlendiriliyor ve o isimlerle bugüne ulaşıyor. Olayları birebir yaşayanlar için