Ana içeriğe atla

2017 güzel başlamadın

2016 berbat bir yıldı. Dünyadaki gelişmeleri takip etmiyorsanız, Türkiye’deki olaylara güvenli bir uzaklıktan seyirci kalmayı tercih ediyorsanız bile, biraz nefes almak için müzik veya sanatla kendinizi avutmaya çalışıyorsanız da bu böyle. Gelen gideni aratır derlerdi, umut işte. Birbirimize yeni bir başlangıç, temiz bir sayfa ve en güzel dilekleri dilediğimiz bu azıcık neşe aralığı bile fazla görülmüş olmalı ki, yeni yılın daha ilk saatinde kanımızı donduran bir profesyonellikle işlenmiş bir katliama sahne oldu İstanbul’un simgelerinden biri.
Yurtdışından misafir geldiğinde akla gelen ilk yerlerden biri Reina. Farklı mutfaklara özgü lokantaları, eşsiz manzarası ve keyifli müziği ile eğlenmek ve yeni takvim yılını kutlamak için bir araya gelmiş dünyanın birçok yerinden misafirlerimizle beraber bir kan gölüne dönüştü o gece.
Hiç kimse böyle bir ölümü hak etmiyor. Geride kalan sevenleri böyle bir acı ile hayatlarını sürdürmeye mahkûm olmamalıydı. Yaralananlar, bu olaya tanık olup dengelerini bozacak şekilde etkilenenler, ambülans sirenleri ile irkilenler, çevreden evlerine ulaşmaya çalışanlar, haberlere gömülüp elindeki tombala kartını fırlatan, parıltılı şapkasını çıkarıp lanet eden de bunları hak etmiyor.
Ama en acıtan yine kendi içimizden geliyor. Bu terörist saldırısını övenler, sevinenler, orada bulunanların ölümü hak ettiğini söyleyip sövenler, hedef gösterenler, ölenlerin ilk başta insan olduğunu unutanlar, kendi değerlerini mutlak doğru kabul edip bir diğerine yaşam hakkı tanımayanlar…

***
Kendimize ayrılan bölmelerde yaşıyoruz.
Bir trenin farklı kompartımanlarında, dünya sadece biz ve bizim gibilerden oluşuyormuş gibi kendi doğrumuzu, kendi gerçeğimizi, kendi geleneklerimizi, kendi kültürümüzü, kendi dilimizi yaşıyoruz. Ve bu yapay gerçekliği bize benzeyen yazarları okuyarak, düşünce tarzımızı haklı çıkaran yayınları takip ederek pekiştiriyoruz. Benzer şekilde giyiniyor, aynı semtlerde oturuyor, aynı yerlerde benzer etkinliklerle zamanımızı geçiriyoruz. Bu sayede güçlü bir ‘biz’ olduğumuzu sanıyoruz.
Bir de keyfimizi kaçıran diğerleri var. Bize yakın çünkü aynı sokağı, okulu, semti, şehri, ülkeyi paylaşmak zorundayız. Ama aynı zamanda çok uzak, çünkü kendi oluşturduğumuz kalıplara uymuyorlar. Mecbur kalmadıkça onlarla yollarımızı kesiştirmemeye, diyalog bile kurmamaya çalışıyoruz. Tanımıyoruz ama hiç de hoşlanmıyoruz. Çünkü anlamaya çalışmadan yaratılan, bazen de düşmanlaştırılan bu ‘öteki’ üzerinden kendimizi var edebiliyoruz ancak. Görünmeyen duvarlar örülmüş aramıza. ‘Biz’in tam anlamıyla ‘biz’ olması için bu ‘öteki’ye öylesine ihtiyaç duyuyoruz ki!
***
Farklılık ve özgünlüğün yüceltildiği bir dönemde yaşıyoruz. Farklılığını öne çıkarma isteği ile bir toplumu oluşturan ortak kimlikler zayıflıyor. Ulusal kimlikten uzaklaşanlar kendilerini etnik, dini, ırk, cinsel kimlik vb. üzerinden tanımlamaya başlıyor. Bunu takiben kendi kimliğine iyilikleri ve doğruları yakıştırırken, ötekine kötülüğü, ilkelliği, cahilliği veriyor.
Her zaman bir öteki’ye ihtiyaç var. Çünkü kimlikler ortak benzerlikler kadar ötekine kıyasla ne olunmadığına göre inşa edilebiliyor ancak. Ne olmadığın, neye benzemediğin kimliğini oluşturuyor aslında. Aynaya baktığında olmak istediğini değil olmak istemediğinin yansımasını görüyorsun kendi kimlik projeni oluştururken. Proje diyorum çünkü bu sadece doğuştan gelen özelliklerle kurulmayan, yaşam tarzını da doğrudan etkileyerek gelişen kimlikler oluyor. Bu kimliklerin çoğu zaman maddi getirileri ve sosyal yükselme avantajları da olduğunu not etmek gerekir.
Teoride farklılıkların beraberinde hoşgörü ve tolerans getireceği varsayılmışsa da, sonuçta farklı yaşam biçimleri ve çoğulculuk vurgusu beklenenin tersine birlikte ahenk ve barış içinde yaşama ile sonuçlanmıyor çoğu zaman. Bu farklı sesler kendilerini ifade edebiliyor hale gelmişlerse bile, sorunlarını ortaya koyan bu gruplar daha çok ötekileştirilmekten kurtulamıyorlar. Çünkü farklılıklarının dile getirilmesi öteki vurgusunu, yabancı duygusunu arttırdığı gibi toplum içindeki azınlık durumlarını da genelde değiştirmiyor. Sonuçta ortaya çıkansa kimlikler savaşı.
Kimlikler savaşını günlük yaşantımızda, sosyal medyada, Ortadoğu’da süren savaşta ve Avrupa’nın göçmen karşıtı tepkilerinde görebiliyoruz. Tüm bu örneklerde ‘hiç bir ortak paydamız yok’ ana düşüncesi ağır basıyor ve karşıdaki ötekileştirip uzaklaştırıyor. Belirsizlik artıp güven ortamı kayboldukça da kültürel kimlik oluşumları hızlanıyor, daha güçlü bir şekilde ‘biz’ ve ‘öteki’ ortaya çıkıyor. Bu da toplumsal parçalanmayı, kutuplaşmayı arttırıyor.
Tüm bunların üstüne iletişim arttıkça nefret söylemi tıpkı bu son terör saldırısında olduğu gibi tüm çirkinliğiyle ortaya çıkıyor. İçten içe büyüyen öteki düşmanlığı herhangi bir olayda patlak veriyor ve sözsel şiddet kimi zaman siber kimi zaman gerçek anlamda linçe varabiliyor. Çoğu zaman baskıya uğrayan kimlikler daha da içine kapanıyor veya kendini anlatmak yerine çaresizce savunmaya geçiyor.
***
Toplumun farklı katmanları gittikçe birbirine yabancılaşmış, bu öfke seli de bundan kaynaklanıyor. Kendimizden başkasını sevmiyoruz. Farklı hayat tarzları olabileceğini kabul edemiyoruz. Artık toplum olarak aynı sevinci paylaşıp, aynı acıya üzülemiyoruz bile. Kimlikler her şeyin üstünde. Toplumu oluşturan ortak değerlerin yerini tekil kimliklerin öncelikleri almış. Kutuplaşmışız farklılıklarımızın altını sürekli çize çize.
Bir trenin farklı kompartımanlarında birbirine yabancılaşmış bir şekilde yaşıyoruz. Ancak bu kompartımanların birbirine bağlı olduğunu ve aynı yöne süratle, hiç durmaksızın yol aldığını unutmamalıyız. 
Ve yeni yılın bu ilk günlerinde söyleyecek tek bir şey kalıyor. Umutlu olmak gerekiyor her şeye rağmen.
Daha güzel yarınlara…
Karel Valansi Şalom Gazetesi OBJEKTİF 4 Ocak 2017
http://www.salom.com.tr/haber-101633-2017_guzel_baslamadin.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Disclaimer: La verdad i las istoryas ke mos kontamos

Bazado sovre la novela de 2015 de Renée Knight, Disclaimer es una seri psikolojika de suspenso, estrenada en Apple TV+ en 2024. Eskrita i dirijida por Alfonso Cuarón, ganador de sinko Premios Oscar, esta mini-seri de syete epizodios eksplora la fuersa de la verdad, de las istoryas ke mos kontamos i de la manera en ke vemos los evenimientos, ambezando tambiyen el peligro de los sekretos. En esta seri ay munchos aktores famozos: Cate Blanchett interpreta a Catherine Ravenscroft; Sacha Baron Cohen su marido Robert; Kodi Smit-McPhee su ijo Nicholas; Kevin Kline da vida a Stephen Brigstocke i Lesley Manville interpreta a su mujer Nancy. La istorya sige a Catherine, una periodista muy konosida. Un dia una novela aparese i empesa a deskuvrir un sekreto muy personal de su pasado.  Los eventos del pasado son kontados desde diferentes puntos de vista, la seri invita al spektator a kestyonar la memoria, la identidad, la persepsion i la relasyon entre la verdad i la manera ke kontamos la mizm...

NATO’s Southern Flank is Becoming a Strategic Frontier

On 8 July, as NATO leaders gathered in Ankara, the ceasefire between the United States and Iran collapsed, with Washington launching renewed strikes as the meeting was underway. The conflict involving Iran that began on 28 February was expected to remain limited in duration and was widely described as a “short-term excursion,” yet, more than six months later—after an April ceasefire, a June memorandum of understanding, and its collapse—the conflict remains unresolved. For Washington, the conflict has become a sustained drain on attention, assets, and Alliance coherence, raising difficult questions about burden sharing and the credibility of U.S. deterrence commitments across the Middle East.   The conflict’s prolongation and intensification, with regionalization still unfolding, have called into question whether NATO’s Southern neighborhood framework—and, by extension, the U.S. force posture underpinning it—is sufficient for the current security environment. The Alliance des...

From the Indo-Pacific to the Middle East: can the NATO’s IP4 Partnership Model work?

Recent proposals to broaden the Abraham Accords have renewed discussion of regional security cooperation in the Middle East. In May 2026, U.S. President Donald Trump publicly called on Saudi Arabia, Qatar, Pakistan, Turkey, Egypt, and Jordan to join the Abraham Accords, in a social media post following phone calls with regional leaders, describing the initiative as an “unparalleled world coalition” (Chiacu and Pamuk 2026). This proposal, although framed in diplomatic and political terms, raises a more structural question: can NATO’s Indo-Pacific Four (IP4) partnership model of selective, issue-based cooperation be adapted to the Abraham Accord countries? The question matters because the Middle East has repeatedly struggled to institutionalize durable and inclusive security arrangements. Existing frameworks such as the Gulf Cooperation Council (GCC) and the Arab League have not developed into effective collective security mechanisms, while more ambitious proposals such as the Middle Eas...